HİDROFOBİ

HİDROFOBİ

HİDROFOBİ

cinayeti üstüne yıkarlar diye mi cesede yaklaşmıyorsun

çığrışan kuşlar korkuturken ölüyü, korkutmasa da

ne tarakta kalan saçlar, ne yastıkta kalan uykun

karaltın örtse de ağzının köpüğünü

bir anıt gibi dikilsen de uzakta

kaçmasan da yakalanmamak için

biliyorum

seri cinayetler işledin.

 

okunaksız ölüler bıraktın sahillerde

kargacık burgacık gözler, akbaba tüyleriyle yazılan

birazdan güneş kapıma dayanacak

seni ihbar etmemem için

ayaklarıma değil

yüzüme kapan!

 

yüzüme kapan ki orda

bir yıldız bile yeterken başını döndürmeye

başedemeyen koca bir gökyüzüyle

bir deniz var sudan korkan.

 

sudan korkan ve köpüren ağzıyla

öperken öldüren tekneleri

sudan korkan ve ısırırken

bırakan süt beyaz dişlerini

sudan korkan ne derin korkar

nasıl büyür korku/su

tırnaklar ve saçlar gibi ağır

ve dehşetli.

 

kuduran bir denizi kim anlayabilir

açılıp kapanan bir akordeondan başka

açılıp kapanan bir akordeon

açılıp kapanan bulutlarıyla

bulutlarıyla örten geceleri üstünü

bulutlarıyla silen ağzının köpüğünü

bulutlarıyla mahrum bırakan

bulutlarıyla emdiren göğsünü.

 

bukalemun bir kara sürüngeni değil mi

suya atıyor gök sıyırıp giysisini

siyahını, grisini, morunu

güneşini her akşam ve her sabah

ne kadar güzel olduğunu

hangi dalga kızıl

hangi dalga siyah

hangi bulut lâ

hangi bulut mi

 

sığmıyor yatağına her sabah ve her akşam

korkusunu tekmeliyor, üstü açık yatacak

yıldızlarını tekmeliyor gök

ne kadar güzel, ne kadar çıplak!

sığmıyor, sığmıyor yatağına

batık bir gemi olduğunu düşünüyor gök

balık sürüleri cehennem bordasından

sığmıyor, sığmıyor yatağına

ne yana dönse uğultu

ne yana dönse düşman.

 

bu nasıl korku; nereye gitse yanında taşıyan delillerini

bu nasıl korku; dudaklarıyla gizleyen dişlerini

bu nasıl korku dudaklarıyla

bu nasıl korku gizleyen dişlerini.

 

dalgaların içinde binlerce gemici feneri

dalgaların içinde binlerce pusula

dalgaların içinde binlerce kıble

ağır bir dengi çözer gibi

çözer gibi bir kayığı iskelenin ucundan

ağır ağır doğrultuyor köpükten mavzerini.

 

ateş et fakat vurma

lânetle fakat sarıl

göğü denize yapıştır

denizi göğe kaldır!

(Kuduz Aşısı’ndan)

 

 

GİZLİ BUZLANMA

ne çok vakti var suyun küçük adımlarla yürüyor köprüye

budamaya yürüyor ayaklarını izin veren kim

güneş görmeyen yamaçlarda dumanlı pençesi

ateşle buzun aynı tetiği çektiğini bilirsin

parlayan ne varsa gözeneklerinde arzın

ileri bakmadıkça mat o hain yıldızlanma

kristal direksiyon döndükçe soğuyor şaman

sürünen damlalar kol kola çatlaklarda uğultu

döndükçe köpekleri etrafında çıtırtıya sağır

ölü bir sabahı haber vermeden önce

tabancanın sırtında gerinen horozu vurun

 

saydam aynasında eriyen yüz aldatmasın değişmedi ısı

halden hale geçtikçe büyürüz değişmeyen kim

beslesen aç kalacaktı ateş çobanlar kaskatı

ateş yaksan da donacaktı her şey

(Gizli Buzlanma’dan)

 

ON PARMAK DAKTİLO

on kuru dal çırpınacak rüzgar kesilse de boşlukta

ezilmiş küçük harfler her taşın altında yorgunluk

bu çiçekler solmuyor kopardın on parmakla halbuki

oyunu başlatana düşer perdeyi çekmek

 

on kara kış çırpınırken bakmayacaksın ellerine şaşırırsın

on yılkı atı say açlıktan koşan on yılkı atı on parmak değil

biledim kayalara sürterek döküldü kıvılcımlar tırnaklarımdan

öldürmüştür kim kavrarsa on parmakla hançerini

 

işaret parmağı A üzerine küçük parmak Y üzerine kitaba el basarım

bembeyaz çatılardan dökülen kargalarla doldurdum gömleğimi

on parmağımda on kuş yenilgiyi kabul edenin alnını karışlarım

hızla geçen trende kimin parmağı var on parmağım on rayda kesik

 

orta parmak E üzerine yüzük parmağı L üzerine çırpınmakla bulunmaz

on tren çıktı raydan on bacadan yükselen dumanla ilan ettim ölülere

bu tıkırtıları yalnız raylardan gelir sanma parmaklarım çatırdıyor

bu toz bulutu tipi değil yıkıldı mana harflerin üzerine

(Gizli Buzlanma’dan)

 

ÇÖL SALINCAĞI

ayaklarını göğe değdirdikçe yeşerecek yer

bir ayakkabı güneş bu sabah doğdu

kim kurduysa sıkı bağlamış iplerini

kim yaşamış böyle tepetaklak

 

benim kumlarım akrepli kumlar

yaslı kumlar ağaçların köklerini yakan

sen çıldırma ağaç çıldırsın yemiş verdikçe

yaprakların arasında ayakkabılar

 

daha çok gölge daha çok kök daha çok

sallanmana bak sen neler oluyor kainatta

cengaver değilsin cenk kazanına düştün gökten

okunu kendin çıkar büyüsün yaran

 

büyüsün ki okula yazdırsınlar çivi yazısıyla

isa acısıyla okula yazdırsınlar

bıçakla çizilmiş bu eğri gülümseme

durdukça yazdırsınlar levhi mahfuza

(Gizli Buzlanma’dan)

 

VALİZ

valizimi hazırlamama yardım et

kollarından çekiyorlar saatin

kollarımdan çekiyorlar

bekçi elini düdüğüne götürüyor

yardım et

şimdi

 

şimdi çocukların üzerini açtığı vakittir

parmak uçlarıma basarak

uyandırmadan örtsem onları

uyku hiçbir göze

çocuk gözüne yakıştığı kadar yakışmaz

uyku

bana da yakışır mı?

 

valizimi hazırlamama yardım et

kelimeleri sol tarafa koy

söylenmemiş olanları, yürünmemiş yolların yanına

kolların mavi gömleğimin boynuna

ayrı ayrı koy güneşli günlerle

karlı günleri

karıştırma

 

valizimi hazırlamama yardım et

sağ köşeye biblolarımı koy

tahtadan, camdan, tenekeden biblolarımı

harcamadığım demir paramı, deniz kabuklarımı

yolluk olarak bir elma, bir dilim portakal

bir hırka da koy belki üşürüm yolda

 

valizimi hazırlamama yardım et

kollarından çekiyorlar nehrin

kollarından çekiyorlar

bekçi elini düdüğüne götürüyor

en üste koy şiirlerimi

(Körün Parmak Uçları’ndan)

 

BİR GÖL NASIL UYANDIRILIR

bir göl nasıl uyandırılır bilmem

neresine dokunulur

bir taş atsam korkup sıçrar mı

bilmem bir göl nasıl uyandırılır

 

düş mü görür kâbus mu

acaba saati mi

belki derindir uykusu

balıkları kırılır

 

bir göl nasıl uyandırılır bilmem

beni karşısında görmek ister mi

rüzgâr eğmişse kaşlarını

kapısı mı vurulur

 

yorgunsa nasıl kıyılır

bir göl nasıl uyandırılır

(Körün Parmak Uçları’ndan)

 

PENCERE SEN AÇ BENİ

Pencere sen aç beni

Dumanların bacalarını seyret, duvarların bahçelerini, gölgelerin ağaçlarını

asma taşıyıcılara yükle çok eğrili kabuklar topla denizden

ağlarında yıldızlar çırpına çırpına ölsün

kemerler bağla, perdeler çek ne ağır gökyüzü!

Katlanmış plaklarda yarısını çalarken şarkının

makaslarla kesilmiş kubbelere sor ağırlık neymiş

göz kapaklarıyla saymak can levhalarını.

Pencere sen aç beni

Bir ormandan ancak bir ev yapabilirim

bir dağdan duvar yalnız.

 

Her şeyi çizmişler ben siliyorum

Bu sokak çok aydınlık bir lamba yeter

Bu dudakların söyleyeceği yok silinsinler

Dev çanaklarda ziftlenen köpekler çatılardan dökülsün

Mahkûm firar etsin, yemin etsin parmaklıklar üstüne

 

Ah! Sesleri katranla kesemezler damlar durur damlar yıkılır

damlarda çocuklar kurutulur

kireç ocaklarında kediler.

Değme kurşun kına yakamaz ellerine

gelinlerle aydınlatalım kubbeyi gelin

mimarın silgisi değmeden göğe.

 

Ben siliyorum çizmişler her şeyi

Buğulu cam taşımıyor planlarımı

Ateş piramitten geçip renklere ayrılıyor

Bütün renkler kırmızı

Bütün mumyalar kundaklanmış, bütün bebekler bin yaşında

 

Ben pencereyi açamam pencere sen aç beni.

(Kuduz Aşısı’ndan)

 

SUNÎ TENEFFÜS

bu adam ölmüş

nefesi kendi nefesi değil

göğsünün dalgalanması

narin bir kayığı yüzdürdüğünden

nabzı mı, böcek sesleri

siz bir çarşaf getirin hemen

 

bu adam ölmüş

gözlerinin feri gitmemiş mi, gitmez

eski bir rüyayı görüyor

dudakları mı kıpırdıyor

hayır söylemez

 

bu adam ölmüş

rengi solmamış mı, beyaza küs

yaşları mı kumsalı yakan

sunî teneffüs

 

bulduğunuz ilk martıyı kalbine sürün

bu adam ölmüş

götürün!

(Körün Parmak Uçları’ndan)

 

KARABATAK

ıslak kanatlarını açarak güneşi bekleyen kara kuşa bak

kırılmış dalgalara karşı dalgakıranda tüneyen sarhoşa bak

kömürden kollarını uzatıp çekiyor bulutun yakasından

tam yırtarken gömleğini bir örümcek iniyor da arkasından

yükleyip sırtına güneşin küllerini uçuruyor

bir örümcek

tüylerinin içinde bir rozet kadar sıcak

 

bu homurtuyu ancak dik duran bir avcı çıkarabilir

bu belâlı harcı kancalı bir gaga karabilir

şamandıralar kopmuş kim açabilir

kapanan gökten zinciri bırak


kanadından bir tüy koparttı ve onu büyüttü

bir tüy daha koparttı ve sonra bir tüy

deniz yılanlarından sağdı bu sütü

servi köklerinde bir karabatak

 

aklın sınırında vurulan nöbetçinin soluğu kesilmez derinde

bin yıl sonra verilen nefesin keskin dişlerinde

çırpınan balıkların gözleri hâlâ parlıyor

daldığı yer ölüm çıktığı yer aşk

 

kara batsaydı gözleri gibi bir kardan adamın

böyle üşümezdi dalgakıranda

eli boş dönen balıkçıların

lânetiyle kararmayarak

(Kuduz Aşısı’ndan)

 

CAN HAVLİ

      tavan aralarında

               yağmurun sesini dinleyen

              şemsiyelere

 

hep yanlış tuşa basıyor, yırtıldı kâğıt

arsız bitkiler gibi duvar diplerinden fışkırıyor hep

hep sargıyı çözüyor, sarmaşıklara kanıp

büyüyorsa da ufukta görünmüyor hep

hep görüyor, görmek mi; yılan deliğine

seslerin girmesi ve grileşmesidir hep

hep susuyor, susmak mı; ezmek dudağı

sesin tonlarca ağırlığı üstünde

hep görüyor, görmek mi; gözün tuzağı

ölüm takılıyor elbisesine

 

hep yüzülmemiş denizler için kutba gidiyor

tek kefeli terazilerde tartılıyor hep

ateş yakamadığı için çiğ balık yiyor

sesinin külü dökülüyor hep

hep uzatmada yeniliyor, eşiğe takılıyor ayağı

yüzgeçlerini gösteriyor hep köpek balıkları

hacerülesved’i yanında gezdiriyor

ne eli hatırlıyor, ne dudağı hep


hep can kulağıyla dinliyor, dönmedi rüzgâr

çatılardan kuşları savuruyor hep

hep savruluyor kuşlarla avcılar

hep harman, hep kan, hep buğday, hep et

 

hep yağıyor, yağmalıyor, yağma yok diyor hep

hep sarıyor, sarmalıyor, sarma yok diyor hep

hep yağıyor, tıpırtılar damın göğsünde

asla açılmayacak kapıyı vurup duruyor hep

hep yağıyor, yağmak mı; tavan aralarında

sesin ahengiyle kuduruyor hep

açılıp kapanan şemsiyeler soluk soluğa

(Kuduz Aşısı’ndan)


 

 

 

  • aliural@hotmail.com

  • Alemdar Mh. Alayköşkü Cd. No:2-4 K:4 Cağaloğlu/ Fatih/ İSTANBUL

    0212 528 23 57

    0212 528 25 89