.

.

“bitkisel hayata girdin izin vermediler ölmene”

     Deli Nar şiiri

Yüzlerce harf damarlarını tıkamıştı. Hareketini sağlayacak kan sahibinin ellerindeydi. Zarfın içinde bekledikçe daralıyordu; dilsiz ve kör. Postacı onu sahibine ulaştırdığından beri tek algıladığı şey, seslerdi. Açılan ve kapanan kapılar, ziller, ayak sesleri. Kimse onu fark etmiyordu. Mektup, ölüme mahkûm edilmişti. Zarfın içinde bekledikçe sönüyordu ay. Acele etmeliydi! Ayı koparılmış bir göğün altında nasıl okunurdu?

Hatırdan ve gönülden çıkarılan şeylerin, ışığı ne hale getirdiğini yalnızca alışkanlığın zincirlerini kırarak bakmayı başaranlar fark edebilir. Peygamberimiz, unutulmuş bir sünnetini yerine getirip gün yüzüne çıkaran kişiyi yüz şehitle eş tutuyor. Demek bu kadar aziz akla getirmek, yaşatmak.

A.Ali Ural’ın on beş yıl önce kaleme aldığı, bugün 50’nci baskısına ulaşan Posta Kutusundaki Mızıka sadece unutulan mektubun kefaretini ödemedi. “Unutulan vefa”nın, “unutulan dostluk”un, “unutulan merhamet”in, “unutulan dürüstlük”ün, “unutulan sevgi”nin, “unutulan bayram”ın, “unutulan ölüm”ün de kefaretini ödedi. “Bu sabah kuş sesleriyle uyandım. Ne güzel değil mi? Hayır, güzel değil! Açık penceremden ok gibi dalıp yastığıma saplanan karga sesleriydi” ironisiyle başlayan 12’nci mektupla bizleri unuttuğumuz ya da özümsemediğimiz ya da yok saydığımız insanlığa davet etti. “Kuş sesleri dediğimde aklına asla karganın gelmediğini biliyorum. Bu karganın da bir kuş türü olduğunu bilmediğinden değil, karganın türünün en önemli özelliği olan güzel bir ötüşten mahrum oluşundan elbette. Yüzümü yıkarken acaba diyordum; acaba türümüzün en önemli özelliklerini taşıyor muyuz? Hareketlerimiz ve sözlerimiz nerelere saplanıyor? Acaba ‘insan’ denince hatırlanıyor muyuz?”

İnsan, ruhunu akortsuz bir testiye mi hapsetmişti? Körün Parmak Uçları adlı şiir kitabında böyle diyor Ali Ural: “Akortsuz testilerde mahpus tatlı su.” O zaman akordu bozulmuş bu testinin ağzını, gövdesini, dar boğazını kurcalayarak ince ayar vermeli, ana maddeyi, tatlı suyu açığa çıkarmalıydı. Posta Kutusundaki Mızıka bütün estrümanların sözcüsü olan insanın, insan ruhunun, ruhun o yüksek sesinin peşindeydi. Üstelik ne diapozon kullandı ne de bir akordör çağırdı. O sesi, nasıl yakaladığını bırakalım rüzgâr anlatsın bize: “...peşine karı, yağmuru, doluyu, çiçek tozlarını, yaprakları, kum zerrelerini, ağaç kabuklarını ve müsvedde kâğıtlarını taktı ararken. Çok gezerek ve çok okuyarak bildi. Akort etmekten vazgeçip üfledi sadece. Kış tünelinden karları, yaz tünelinden meyveleri, sonbahar tünelinden yaprakları püskürttü. Aradığını unutup çiçek tozlarıyla oynadı baharda. Aradığını hatırlayıp değneğini vurdu her taşa.”

Okudukça bedenimizin sesiyle ruhumuzun sesinin benzeşmeye başladığını  görüyoruz. Daha iyi algılıyoruz sesleri. Ses havuzunda kulağımıza tırmanan perdesiz çalgıların farkına varıp ayıklama ihtiyacı hissediyoruz ya da kelimelerimizi ayağa düşüren kapıları kırık ağızları onarmak. Restore edilmeyi bekleyen tarihi bir binaya bakar gibi bakmamıştık hiç kendimize. Bu kadar acımasızlık neden? Asırlık anıtların, yapıların, kilimlerin kaçta kaçıydı ki yaşam ömrümüz? Kin, haset, ikiyüzlülük, hırs nasıl başarmıştı bu kadar kısa zamanda bizi böylesine çirkinleştirmeyi? 38’nci mektup ihya ediyor ruhumuzu:

“Bugün bir iyilik yap kendine. Kendine dokun.

Sevgili Dost,

Kış yolunu kesse de bahar göğüsledi ipi”

Kötülük, kötü huylu virüse benzer çabucak yayılır, etrafını  iflasa sürükler. İnsanı sağaltan, yaşamı ve sanatı zinde tutan sevgi ise Mızıka’nın deyimiyle “çapa ister.” Kolay elde edilmediği için kıymetlidir, kıymetli olduğu için yaklaştırır bizi hazinelere. Ural, defineyi çoktan bulmuş; yazarken kalbini yaslıyor bütün harflere. Okuruna sürekli “Sevgili Dost” diye seslenerek organize ediyor sevgiyi. Acıyı, işgali, fenalığı anlatırken bile iyiliği arayan, sevgiyi çoğaltan bir anlayışın, Yunus’un, Molla Câmi’nin, Hafız’ın, Mansur’un üyesidir o: 

“İnsan bir bakışla ne görebilir?”

“Belki bir gün yarımın bütünden ne çok olduğunun farkına varırız.”

“Nefsim suçsuzdur, susuzdur çünkü.”

Cemil Meriç, “Asya’da kelâm, sonsuz makamları olan bir beste,” diyor. Ali Ural, bir elmanın iki yarısı olan şiir ve müziği harmanlayarak bu besteye kendi makamını yerleştiriyor. Ezgimsi bir biçimde gelen rüzgâr, su, sonbahar, ay ve kar ve kuş sesi var Posta Kutusundaki Mızıka’da. Her şeyin bir ritminin olduğunu düşünen Ural, nabzımıza işaret ediyor:

“Sevgili Dost,

Elini nabzına götür.”

Öyle bir el tasviri yapıyor ki korkuyoruz ellerimizden:

“Çağırırken yüzünü, kovarken sırtını, iki yana sallandığında ayrıldığını gösteren, ’Dur!’ derken dik, ’Geç bunları!’ derken eğik duran, açıldığında isteyen ve veren, yumulduğunda öfkelenen ve vuran, üst üste geldiğinde Allah’ı iç içe geldiğinde kulları öven, kışın sobaların, yazın denizlerin tercümanlığını yapan,kura çekerken titreyen, bıçak çekerken titreten, makasçılarla trenlerin, terzilerle kadınların yolunu değiştiren, şekillere giren ve şekiller veren, şifreyi kurcalarken rakamları, buket yaparken çiçekleri, cinayet işlerken mermileri okşayan, yazın denizlerin tercümanlığını yapan, söndüren ve yakan, çözen ve dolaştıran, çizen ve silen, kazan ve gömen, kuran ve yıkan, gölgesi çocuklara tavşan, büyüklere kurt masalı anlatan kutsal kitabın üstünde sıcak, taşın altında soğuk.”

Bütün eserlerinde öne çıkan gözlem yeteneği okuyucuya “Resimde Görünmeyen”i sunuyor. Zihnimizdeki tahterevelli  şeması gelişiyor, gölge şeması değişiyor, mızıka şeması büyüyor. Öykü ve denemelerinde de şiir atından inmeyen Ural hiçbir şeyi doğrudan yazmıyor. Öyle ki 49’uncu mektupta, “suyun yerinde durarak değil, dönüşerek” güçlü bir enerjiye dönüştüğünü vurgulamıştır. Okumaya başladığımız mektuplar merakımızı kamçılamakta hiç gecikmiyor ve bitirdiğimizde hayrete düşüyoruz.

“Skor levhası görünmüyor.Tribünler ayakta. Kapalı tribünler, açık tribünler, şeref tribünü ve kale arkaları... Hakem bitiş düdüğünü öttürür öttürmez, bütün taraftarlar ayağa kalkıyor ve çılgınca flamalarını sallamaya başlıyor. Başı eğik kimseyi göremeyince soruyorum: Kim kazandı?” Kim kazandı dersiniz?

“Gelinle damat karşılıklı el çırpıyor ve az sayıda davetli onlara eşlik ediyordu. Balonlar ve krapon kâğıtlarıyla süslü büyük bir balıkçı teknesi, güneşin kırbaçlarına dayanamayıp simsiyah kesilen bir denizde yüzüyordu...” Böyle başlayan bir davet de ölümün de olacağı kimin aklına gelirdi?

“Bugün sana gıyaben tanıdığım birinden söz edeceğim. Hakkında o kadar şey işittim, o kadar şey okudum ki, henüz şahsen tanımamış olmak, ondan bahsetmekten alıkoymuyor beni. Çünkü o her fırsatta karşıma çıkmaktan, adından söz ettirmekten ve şaşırtmaktan geri durmuyor.” Heyecanla 28’nci mektubu açıp kimden söz ettiğini okuyacaksınız biliyorum.

Ural, bütün bunların yanında ironiyi de ustaca kullanarak zenginleştiriyor mektuplarını:

“Evet yalan, yıktığı yetmiyormuş gibi kurtarılmayı bekliyordu. Kurtarılmayı evet, hayatımızın yıkıntıları içinde bile bulunmayı haketmiyordu çünkü. Biz sokaklarda gecelerken ona bir çadır kurmalıydık. Bütün ihtiyaçlarını temin etmeli, asla sokağa çıkarmamalıydık onu. Asla! Ama o ne yapıp edip, çadırın kapısından bakmayı başardı. Çünkü elbiseleri süslü. Merhametimizi baştan çıkardı!”

Yazınsal türlerin içinde önemli bir yere sahip olan mektubu yeniden yazmanın zamanıydı. A. Ali Ural,  Posta Kutusundaki Mızıka’yla bambaşka bir mektup yazıp “Fecr-i kâzib”e doğruyu söyletmeyi başardı. Bütün posta kutuları gün ışığıyla doldu. Zarfın içinde bekleyen mektup sarsılarak gözlerini açtı. Yaşasın! Mektup hayata geri döndü:

“Orkestra şefleri ellerini yere indirmiş, yeryüzünün bütün enstrümanları  susmuştu. Şimdi sadece onu dinliyorlardı. Yedi kat ses, yedi kat göğe değiyor, yedi tünelden geçip yedi tepeli şehre, oradan da yedi düvele yayılıyordu.”

  • aliural@hotmail.com

  • Alemdar Mh. Alayköşkü Cd. No:2-4 K:4 Cağaloğlu/ Fatih/ İSTANBUL

    0212 528 23 57

    0212 528 25 89