.

.

 

“Sekiz yaşımda yazdığım ilk şiirimle kırk sekiz yaşımda yayınladığım ikinci şiir kitabım arasında garip bir imge ortaklığı var. Çocuk Ali Ural'ın yazdığı ilk şiirin adı "Aşı", bir ömür sonra yayınladığı ikinci şiir kitabının adı ise "Kuduz Aşısı", ne tuhaf! Çiçek aşısıyla, kuduz aşısı arasında geçen bir şiir serüvenim var.”diyorsunuz bir röportajınızda. Şiir serüveninizi bize kısaca anlatır mısınız?

Çocukluğumdan beri bir film seyreder gibi izliyorum dünyayı. Beş yaşındayım, Ankara'da bir bodrum katı dairesinde oturuyoruz. Yağmur yağdığında damlaların yere çarptığında baloncuklar yaptığını hatırlıyorum. Tel örgülerle çevrilmiş boş bir arsadaki otların arasındaki sarı çiçekleri. Yıl 1964. O vakit evlerde buzdolabı yok. Teldolaba konuluyor yemekler. Fakat apartmanda bir çocuk var. En üst katta oturuyor. Elinde bir buz parçasıyla geliyor yanımıza. Onların evinde buzdolabı varmış. Bir parça buzu avucuma koyuyor. Buz avucumda eriyor. O buz hiç bitmedi ve eriyor avucumda. Arabistan'da bile erimedi o buz. Şiiri uzaklarda aramaya gerek yok. O avucumuzda eriyen ve hiç bitmeyen bir buzdur. Bütün serüven bu.

Sizi okumaya ve yazmaya teşvik edenler oldu mu?

Babam bana kitap oku demedi fakat onun elinde hep kitap gördüm. Gözlüklerini takar eline kırmızı kalemini alır. Sürekli çizerdi satırların altını. Ben babam kitabı elinden bıraktığı zamanlarda altını çizdiği satırları delice merak eder, o satırların diğerlerinden farkını anlayabilmek için karıştırırdım sayfaları. Annem de okurdu. Dergi boyunda basılmış kocaman bir kitap okuduğunu hatırlıyorum: Alexandre Dumas'nın Monte Kristo'suydu sanırım. Bana oku denilmedi ama okudum. Bana yaz denilmedi ama yazdım. Babam yazıyordu çünkü. Daktilo tıkırtıları çocukluğumun en gizemli sesi olmuştur.

Cahit Zarifoğlu'nun “Okuyucularla” adıyla kitaplaştırılan Mavera Dergisi yazılarında sizin de isminize rastlıyoruz? Mavera dergisi ve bir de Arabistan'da eğitim döneminiz var. Şiire sığındığınız bu dönem sizde bir dönüm noktası mıdır?

Çöl bizatihi şiirdir. Yedi genç yılımı geçirdim orada. Şiirimin olgunlaşmasında çöl güneşi pay sahibi. Yalnızlıktan söz ediyorum aslında. Yalnızlıktan yakıcı bir çöl tanımadım. Vahama yani içime döndüğümde şiirin berrak sularıyla karşılaştım hep. Arabistan günlerinde bir dostumun benden habersiz Zarifoğlu'na gönderdiği şiirim ve ardından aldığım sıcak mektup elbette hatıradan öte bir anlam taşıyor benim için. Zira ben o vakte kadar yazdıklarımı paylaşmıyordum kimseyle. Öfkeli Çocuklar şiirim Mavera'da yayınlanmıştı ve Zarifoğlu , “Sen de bir imza sahibi olacaksın,” diyordu mektubunda.

İlk şiiriniz yayınlandığındaki hisleriniz?

Bir taşı yerine koymanın huzuruydu sanırım. Fakat bir taşı yerine koyduğunuzda gözünüzde hemen başka boşluklar uçuşuyor. Kısa bir huzurdan sonra gördüğünüz bu yeni boşluklar için tuğlalar aramaya başlıyorsunuz.

Ali Ural neden yazar? Yazmak ile yaşamak eş değerde midir sizde?

Yazmasam yine yaşardım. Yazmak için gönderilmedik dünyaya. Eylemlerimizden bir eylemdir yazmak. Sorgulanacağımız bir eylem.

"Salonların içinde buz tutmuş alkış!" Duruşunuzla ve duyuşunuzla hala bu ilk mısralarınızdaki gibi misiniz?

Bu sorunun cevabını vermek beni tanıyanlara düşer. Alkış tehlikelidir. En tehlikelisi de insanın kendini alkışlaması.

“Ben bir tek edebiyat türü biliyorum: Şiir. Bütün türler onun türevidir. Şair olmasaydım, ne yazdığım öyküler bu öyküler olurdu, ne denemeler bu denemeler. Dilin bu büyülü imkânına başvurmadan her nesrin biraz çorak kalacağını bildiğimden, nesirde bile şiir atından inmedim.” diyorsunuz. Öykülerinizde kullandığınız şiirsel çağrışımlar zihnimizi –ya da ruhumuzu mu demeli- alıp götürüyor. Çağrışımlar hayatınızda da büyük bir yere sahip olmalı. Çağrışımlara böylesine duyarlı bir ruh, yaşamla nasıl baş eder?

“Yaşamla baş etmek” hayatın bir mücadele olduğu fikrinden kaynaklanan bir tespit. Bana göre yaşam bir mücadele olmaktan çok bir teslimiyettir. Denizi yatağa çevirir teslimiyet. Sırtüstü uzanır göğü seyredersin üzerinde. Çırpındıkça batıyor insan. Çağrışımlar mecazın kalp atışlarıdır. Her şeyin her şeyle muhteşem ilintisi elbette heyecanlandırıyor beni. Saatin kadranının altındaki o görkemli işleyişi yaşama sevinci veriyor bana. Akrep ve yelkovan da ne! Onlar sahnede bizi aldatıyorlar. Asıl büyük işleyişi gizliyorlar.

Toplumsal değişimi, duyarsızlıkları ve hamlıklarıyla nasıl değerlendiriyorsunuz? Zihnimize her yerden felsefi, edebi, yer yer popülariteyle deforme edilmiş bir bilgi akışı var ve bir türlü ol'amıyoruz. Neler okumalıyız? Bu toplumsal dönüşümden en az yarayla nasıl kurtulabiliriz?

Sorun insanın kendisiyle baş başa kalamamasından kaynaklanıyor. Bu çağın sorunu insanın yalnızlığı değil yalnız kalamayışıdır. Kitap okumadan önce yıldızlara bakmalı insan. Film izlemeden önce güneşin batışını izlemeli. Bütün kapıları kapatıp içinde yaşadığı sarayın bir kere olsun aralanmamış kapılarını açmadıkça her şey onu zehirleyecek. Besin gibi gördüğü her şey.

Okurunuzun yazılarınızı okurken kaybolmasını istiyorsunuz, bulmasını değil. Peki Ali Ural, öykülerini yazarken kayboluyor mu bazen? Ya da öyküleriniz, okuyucularınız kadar size de bir kaçış imkanı sağlıyor mu?

Bir arabanın arkasında şu yazıyı okumuştum bir zamanlar: Ben kayboldum beni izleme! Ben okuruma ”Ben kayboldum, beni izle!” diyorum. Öyküler bir ayna, ben gerçekten kayboldum.

Dünya hayatı bir kayboluştan başka bir şey değildir.

Yazı yazarken nasıl bir ortamı tercih ediyorsunuz? En sevdiğiniz, duyuşunuzun, temaşanızın arttığı vakitler hangileridir yazarken/yaşarken?

Önceleri yalnız gece el ayak ortalıktan çekildikten sonra yazıyordum. Başka türlü asla yazamayacağımı düşünüyordum. Tercihim bu yalıtılmışlık olsa da artık her yerde yazabildiğimi söyleyebilirim. Geçen sene altı ay bir yazımı dört yerde yazdım: Ev, vapur, tramvay, kafe. Her paragrafı bir yerde yazıldı bu yazıların. Fakat ille de bir şey söylemek gerekiyorsa sabahın erken saatlerinin, ya da gecenin ilerleyen saatlerinin daha verimli olduğunu söylemek mümkün.

"Öykü mü hikâye mi tartışmasıyla zaman kaybetmek yerine ‘Hikâyelerimin Öyküsü’ başlıklı bir fantastik öykü/hikaye kaleme almayı tercih ederim” diyorsunuz. Aslında okuyucularınız ve genç kalemler için çok hoş bir tecrübe ortaklığı olurdu bu proje.

Ben aslında bu sözlerle vakit kaybetmemek gerektiğini söylemeye çalışmıştım. Şiir şudur, şiir budur, demek yerine şiir yazmak gerekiyor. ”Öykü mü diyelim hikaye mi?” sorusuyla uğraşmak yerine oturup “öykü” ya da “hikaye” yazmalı. Tüketim çağı sanatta da üretmek yerine tüketmeyi dayatıyor. “Hikayelerimin öyküsü” adlı bir ironik hikayeyle bu durum hicvedilebilir belki.

Karabatak nasıl bir dergi olacak? Merdiven'le arasındaki yayın farkı nedir? Edebiyat dünyasında hangi açığı kapatacak ve genç yazarlara ne kadar yer verecek?

Karabatak, Merdiven Sanat, Kitaphaber, Merdiven Şiir, dergileri gibi karabatak da aynı ağacın meyvesi. Muhteva ve estetiğin buluştuğu yeni bir meydan. Bu meydanda gençler çoğunlukta. Bunu istemiştik yıllarca ve bunun için emek vermiştik. Karabatak bir harman yeri. Türk edebiyatını yepyeni isimlerle şenlendiriyor. Şiiri merkeze alırken sanatın diğer alanlarını ihmal etmiyor. Edebiyatın yanı sıra sinemaya, tiyatroya, müziğe, resme, fotoğrafa eğiliyor. Bu da bir harman. Karabatak'la edebiyat haritası genişleyecek inşallah.

Mızıkacıların Karabatak'la nasıl bir ilişkisi var?

“Mızıkacılar” adlarını Posta Kutusundaki Mızıka'dan alan bir dostluk platformu. Karabatak'la olan ilişkileri o dostluğu kah okuyarak kah yazarak pekiştirmek olmalı. Okurlarım ve öğrencilerimden oluşan bu grubun içinde yazanlar da var yalnız okuyanlar da.

Yazarlık Atölyeleri ve Yazarlığın Sırları gibi programlar önümüzdeki dönem Türk edebiyatında oldukça konuşulacak hizmetler sağlıyor, edebi zevk ve birikimin bu sayede gençler arasında arttığına şahit oluyoruz. Şimdiye dek bu bağla yetişen ve oldukça umut vaad eden ve genç okurlara okumasını tavsiye edebileceğiniz isimler var mı?

Dört beş yıllık bir çalışmadan sonra yolu açılıyor ocağımızda el verdiğimiz gençlerin. Kitaplarını yayınlıyor onları Türk edebiyatındaki özgün yerlerine uğurluyoruz. Ayşe Sevim, Ayşe Uçkan, Yasemin Karahüseyin, Güzide Ertürk, Hasibe Çerko, Hümeyra Şahin, Naime Erkovan ve Tuna Lütfü Yukay'ın kitaplarını neşrettik. Sıra Aslan Eyi, Murat Dai, Kamil Remzi Cin, Meryem Kılıç, Sümeyra Yaman, Çayan Özvaran, Büşra Helvacıoğlu, Nur Kıpçak, Mehtap Ferhat ve Demet Soysal'da. Bu isimlere ve bu isimlerin ardından gelecek Berkay Öztürk, Emirhan Kömürcü ve Samet Akgül gibi kalemlere de dikkatinizi çekmek isterim. Türk edebiyatı kan değiştiriyor.

Şiirde kolayca söyleme üslubu ile gizleme ve mecaza yönelme iki ayrı tarz olarak aynı derecede sahipleniliyor bugün. Önümüzdeki yılların şiirinde etkili olabilecek tarz(üslup/şekil/anlam) ne olacak? Sezdiğiniz bir gidiş var mı? Baskın olabilecek anlayışlar gelişiyor mu? Bunlar neler?

“İnsan”dan uzaklaşan şiirin “insan”a döneceği günler yakındır. Keskin hatlarla oluşturulan şiir şablonları benim için hiçbir şey ifade etmiyor. Şiir midir değil midir, buna bakmak lazım. Şiir üzerine söylenen sözlerin pek çoğu şair yalanlarıdır. Üslup, şekil, anlam ancak şiir bir ruh taşıdığında kıymet kazanır. Saman dolu kartallardan geçilmiyor etraf.

Bir fener bekçisinin kulesinde hapis kalması, kan vermek için sıra bekleyen adamın damarını bulamayan hemşirelerle yaşadığı gerginlik, bekleme salonlarında insanların yanlarındaki koltuğa eşyalarını koymaları, metroda bir neyzenin ney üflemesi.. Bunlar Fener Bekçisinin Rüyaları'ndan sahneler.. Yeni öykü kitabınızda daha toplumun içinden hikayelere rastlıyoruz. Üzerinde düşünmeden geçip gittiğimiz sahneler bir sanat eseri haline dönüşüveriyor. Ali Ural hayat ile edebiyatı sanırım birbirinden ayırd etmeden yaşıyor. Edebiyat ve şiir bir yaşam tarzı halinde midir sizde?

Edebiyat hayatın gizli yüzü, hayattan ayrı bir şey değil. Her sıradan resmin arkasında sezgiyle nüfuz edilebilecek büyülü bir alan var. Muhtevasında şiir barındırsa da hayatın estetik ve ironik katmanları ancak çerçevelendiği zaman güçlü imgelere, sembollere ve alegorilere dönüşüyor. Şair gözüyle hayata bakmanın beraberinde “bütün” içindeki “özel” alana ulaşmayı sağladığı söylenebilir elbette. Mecazın sihirli değneği balkabağını saltanat arabasına, fareyi ata çevirir. Bunu bir illüzyon olarak görmemek gerekir. Okumanın en üst mertebesidir, hayatı okumak. Lâyık olana taş ve kerpiç konuşur, diyor Mevlana.

Yazı ve Şiir Atölyelerinizle eski edebiyat dergilerinde usta kalemlerin gençlere rehberlik etme geleneğini çok daha geniş iletişim imkanlarıyla devam ettirdiğinizi söyleyebilir miyiz? İlk kez ne zaman ve nasıl ortaya çıktı bu fikir?

1995 yılında, Merdiven Sanat dergisini çıkarmadan önce Şule Yayınlarına gelip giden bir grup gençle çıktık yola. 1997 yılına kadar süren bu edebiyat rehberliği Merdiven Sanat'ın da çekirdek kadrosunu oluşturdu. O gün bu gündür kapımızı gençlere hep açık tuttuk. Bilgimizi, deneyimlerimizi, kitaplarımızı ve zamanımızı paylaştık onlarla. Zamanla bu rehberlik yaratıcı yazarlık atölyesi çalışmalarına dönüştü ve birtakım kültür kurumlarının bünyesinde yürütülür hale geldi. Dahası radyoya ve üniversiteye taşındı. Halen Fatih Sultan Mehmet Vakıf Üniversitesi Edebiyat Fakültesi'nde yaratıcı yazarlık dersleri veriyorum.

”Sevgili Dost! İnsan bir bakışla ne görebilir?” diyorsunuz Posta Kutusundaki Mızıka'da. Ali Ural bir bakışla çok şey görüyor. Gözlem'e hayatımızda daha fazla mı yer vermeliyiz? Yazarlığın sırlarından biri de bu sanırım.

“Yazmak bir sonuçtur, asıl olan görmektir, ”der Exupery. Fakat ne aradığını bilmeyene gözlemin faydası olmaz. Ormana odun kesmeye gittiğini bilen adam baltasını yanında taşır, ağaçları seçer, kestiği odunlarla döner evine. Ormana niçin gittiğini bilmeyen adamsa ya eli boş döner evine, yahut birkaç kozalakla yetinir. Soyutlama gücünü geliştirmesi gerek yazarın. Aksi takdirde tabiatı bir fotoğraf sadakatiyle aktarma yoluna gider. Oysa sanatın fotoğraf sadakatine değil ressam yaratıcılığına ihtiyacı vardır.

Günümüz genç öykücüleri ve şairleri hakkında ne düşünüyorsunuz? Genç kalemler umut vaad edici mi sizce? Ve son olarak bu bağlamda gençlere gerçekten emek veren, mesai harcayan bir şair olarak genç yazarlara tavsiyeleriniz nelerdir?

Bir başka sorunuzda Türk edebiyatının bir kan değişimi yaşadığını söylemiştim. Ben genç şair ve öykücüleri çok önemsiyorum. “Kendileri” olmaya devam ederlerse büyük eserler verecekler art arda ve alkışlayacağız onları. Egolarına yenik düşmezler ve kendilerini âlemin merkezi olarak görmezlerse Allah yollarını açacaktır. Dualarımız ve desteklerimiz onlarla. Gençlere “Pes etmeyin!” diyorum. Sabır sanatın temelidir. Sabır çalışmaktır beklemek değil. Türk ve dünya edebiyatının başyapıtlarını okumadan varabilecekleri bir yer yok. Yalnız bu okuma “okur” okuması değil “yazar” okuması olmak icap eder. Okurmuş gibi yapanlardan söz etmiyoruz. Kanıyla, canıyla, ruhuyla okuyup düşünenlerle yürüyeceğiz yolu.

Edebiyat dergileri üzerine neler söylemek istersiniz?

Allah hepsine uzun ömürler versin, diyorum.

"Mevlâna'nın romanını yazacağımı vaat etmiştim biliyorsunuz" demiştiniz bir röportajınızda acaba şu an Mevlana ile ilgili kitabın akıbeti nedir? Bunun haricinde "mutfakta ne var" desem...

Benim dışımda herkes yazdı Mevlana'yı. Bana kısmet olacak mı bilmiyorum. Mutfakta sahabe portreleri var. Allah nasip ederse Ekim ayında çıkarmayı planlıyorum.

•  Vaktinizi ayırdığınız için Âyîne okurları adına teşekkür ederiz.

Siz de bana vaktinizi ayırdınız. Ben de teşekkür ederim.

Âyîne Dergisi, Sayı 2, 2012

  • aliural@hotmail.com

  • Alemdar Mh. Alayköşkü Cd. No:2-4 K:4 Cağaloğlu/ Fatih/ İSTANBUL

    0212 528 23 57

    0212 528 25 89