.

.

 

Şiir, deneme, öykü, portre, inceleme gibi edebiyatın birçok türünde eserler veriyorsunuz. Bütün bu türlerde yazarken kaleminizin zindeliğini nasıl sağlıyorsunuz? Farklı türlerde yazmanın kolaylıkları ve zorluklarını merak ediyorum.

Demircinin demirle kuyumcunun altınla kurduğu ünsiyetten sonra başlar yolculuğu. Yeter ki boyun eğsin ele cevher.  Sözü örse yatırabilirse şair ne yollar aşırtır ona. Kelimeyi şekil almaya razı etmek elbette kolay değil. Cevher ne denli zengin olursa olsun eritici bir sıcağa ihtiyaç var. Yüksek hararet olmadan yüksek edebiyat olmaz. Nasıl yaşadığınızla nasıl yazdığınız arasında görünmeyen geçitler var. Ayda yürüyen bir astronot gibi yürümek gerekiyor belki de yeryüzünde; belki de daha büyük bir heyecanla. Dünya aydan daha heyecan verici şeylerle doludur çünkü. Alışkanlıkla tarumar ettiğimiz dünyayı ihtişamlı bir bakışla yeniden ihya etmeden ne söyleyebiliriz! Ancak bakıştaki bu ıslahtan sonra bütün suretler yeni şekiller almaya hazır hale gelirler. O vakit hayatı uçsuz bucaksız bir örs olarak görmeye başlarsınız ve büyü gerçekleşir. Artık ne şiirin lafı olur ne öykünün ne denemenin.  Hele de elinizde şiir anahtarı varsa. Şiirin kapısını açamayacağı bir edebi tür yok sanırım.

Şairin Ölümü adlı yazınızda, Suriye’de yaşamını yitiren şair Ahmed el- Mahmud’un trajik yaşamını anlattınız. Yirmi yaşında girdiği Halep Hapishaneden kırk yedi yaşında çıkan ve otuz sekiz kiloya kadar düşmüş, yirmi yedi yıl boyunca ailesiyle görüşmesine izin verilmeyen, “ne zamana kadar rabbim sürükleyecek bizi rüzgârlar/ ne zaman ışıyacak sayfiyelerimizde sabah” diyen bir şair portesi çizdiniz. Adorno’yu anmanın vaktidir, Suriye’den sonra şiir yazılabilir mi?

Adorno ve başka Avrupalı yazar ve düşünürler, 1945 yılına “Sıfır Noktası” ya da “Sıfır Saati” demişlerdi. Sanırım bu noktaya dikkat çekmek istiyorsunuz.  Zira II. Dünya Savaşı öyle bir tahribat yapmıştı ki ruhlarda, artık bir şey yazılamaz özellikle de şiir, diye düşünmeye başlamıştı şairler. Nitekim Heinrich Böll bu kritik dönem için şöyle diyordu, “Savaş sonrası edebiyatın korkunç, çoğu zaman yorucu gayreti mekan ve komşuluğu yeniden bulmaktan oluşmuştu. Kimse henüz anlamadı, 1945 yılında yarım sayfalık dahi Alman nesri yazmanın ne demek olduğunu…” Müslüman dünyası içinse her şeyin bittiği değil, her şeyin başladığı bir dönemde olduğumuzu düşünüyorum.  Büyük acılar içinde deviniyoruz evet. Fakat büyük medeniyetler de, büyük eserler de büyük acılar üzerinde yükselmiştir. Karanlık da sınırsız değildir. Sürükleneceğimiz kadar sürüklendik. Necip Fazıl’ın, “Yüzüstü çok süründün” derken kastettiği de budur. Keserin ve sapın dönmesi uzak değil. Ayağa kalkmak düşünce ve sanatla olur her şeyden önce. Boyun yüksekliğinden ne çıkar boyun eğmişse yabancı kimliklere. Onurun Allah, resulü ve inananların olduğundan kuşkumuz yoksa neden ümitsiz olalım! Asıl Suriye’den sonra şiir yazmalıyız, Suriye’den ve dünyanın acı çekilen bütün coğrafyalarından sonra. Düştüğümüz yerden bizi kaldıracak olan da şiir değil mi! Öyle olmasaydı Akif’in ne işi olurdu savaşın minberlerinde. 

İlk şiir kitabınız, Körün Parmak Uçları’nda Ummu Ali, dikkati çeken şiirlerden. Şiirin hemen başında, “bu gelenlerden hangisi Ummu Ali / Ali’nin yanındaki / çömlekçinin parmakları, dağcının ayakları / kışta bir karpuz dilimi” diyorsunuz. Bu şiiri ve Ummu Ali’yi anlatmanızı istesem.

Ummu Ali, Arabistan’da geçirdiğim yedi uzun yılın hediye ettiği şiirlerden. Özel bir hikâyesi yok. Çölün masalsı atmosferi içinde rüzgârın çizdiği bir resimden ibaret. O resimden herkes hayal gücüne göre yeni resimler çıkartabilir. Bir gece kumlara sırtüstü uzandığımda şunu görmüştüm: Yıldızların dünyaya en yakın oldukları yer çöldür. Başıma binlercesi dökülecek sandım. Dökülecek ve bir yıldız dağının altında uyuyacağım kıyamet kopana kadar. Bu ürperti şiirin bana yaptığı bir oyundan başka bir şey değildi. Şiir ele avuca gelmez bir şey. Binlerce tarifi olduğunu dikkate alıp şiirin tanımlanamayacağını söyleyen az değildir şairler arasında.  Hiçbir şeye benzetilemeyen şiir illa bir şeye benzetilecekse neden seraba benzetilmesin. Serapta akan bir ırmağın yanına gelmek dudaklarımızı kurutmaktan başka bir işe yaramasa da. Fellahların kaşıkladığı kahverenginin  meşhur “Ful bulamacı” olduğunu varsayacak olsak, gölgemizi Mısır’a düşürmemiz gerekir. “Kışta bir karpuz dilimi”ni görsek o serapta, akıl sır erdiremeyiz: Kış nedir, karpuz nedir? Bu soruların cevabını bulamadığımızda ise şiirin kışta bir karpuz dilimi olduğunu söyleyerek çıkabiliriz belki işin içinden. 

 

İlk şiir kitabınız Körün Parmak Uçları’ndan, Kuduz Aşısı’na ve son olarak Gizli Buzlanma’ya değin Ali Ural şiiri duyuş ve düşünüş anlamında nasıl bir seyir izlemiştir?

Şairler seyir defterlerini olsa olsa Edip Cansever gibi bir şiir kitabı adı olarak paylaşmak isterler, fazlası değil. Fakat ille de kaçacaksam bu sorudan birkaç ipucu bırakarak kaçmak isterim.  İlk kitabımda kendimden kendime,  ikinci kitabımda kendimden topluma, üçüncü kitabımda kendimden kâinata ses vermeye çalıştım. Her kitap bu ikilemler arasında bir yankılanmadır. Aslında bir bayrak yarışı gibi her kitap bir diğerinin meşalesini tutuşturuyor. Körün Parmak Uçları’ndaki “Bir günah işle ve öldür / geçmeden bir deniz kenarından / bir günah işle ve öldür / takmadan köpüklerini peşine/ahtapotları denizatları ve yıldızlarıyla / mürekkep balıklarını kurutmadan gidişi / bir günah işle ve onu öldür” dizelerinin de içinde olduğu “Muhteva” şiiri Kuduz Aşısı’ndaki “Hidrofobi”yi ateşlemiş, Kuduz Aşısı’ndaki “Nefes Darlığı” şiiri, Gizli Buzlanma’daki  “Rüzgar Çanı”nı sarsmıştır. Yine Kuduz Aşısı’ndaki “Pencere Sen Aç Beni” şiirinin Gizli Buzlanma’daki şiirler için bir anahtar işlevi gördüğü sezgilerden kaçmayacaktır. Gizli Buzlanma’daki şiirler açılan pencerenin arkasındaki kâinattır.

Son şiir kitabınız Gizli Buzlanma’nın henüz başında Münâcatın Kıyısında, Naatın Kıyısında ve Şiirin Kıyısında adlı üç şiirle karşılaşıyoruz. Münâcatın Kıyısında, “senden başka resmi yok kimsenin bu albümde / ya Musavvir sürdükçe dağılıyor boyam”, Naatın Kıyısında, “söz avcısı kızıl mızrağını saplıyor paslı gövdeme / medet diye haykıracağım lakin medet ne demek” Şiirin Kıyısında  ise, “şiir dedikleri sen misin peçen dalgalanıyor sayhamla” diyorsunuz. Kıyı metaforunun tevazuu çağıran sesine rağmen aslında meselenin tam ortasından söz alıyorsunuz? Söz konusu üç şiirin önce Allah’ın sonra Peygamber’in sonra da sözün hakkının verildiği, aynı izlek etrafında serpildiğini söyleyebilir miyiz?

Klasik edebiyatımızın ilk kaynağının Allah, ikinci kaynağının Hz. Peygamber olduğunu göz önünde bulundurmadan gelenekle sahih bir bağ oluşturmak elbette mümkün değil. Kıyı selamet kıyısıdır. Öyle kıyılar vardır ki deryanın ortasından daha derindir. Asıl olan kimin ya da neyin kıyısında olduğundur. Hem kıyı görünmeyecek kadar açılmış olsa bile şair kıyıdadır. Nasıl ki ebedi hayat yanında dünya hayatı bir gölgelenmeden ibarettir. Nasıl ki Allah’ın ilmi yanında kulun ilmi denizde bir damla mesabesindedir. Şairin sözün sahibini tanıyıp O’nun yardımı olmaksızın tek bir mısra sahibi olamayacağını idrak etmesi aynı zamanda kıyıda olduğunu idrak etmesidir. Şairin “Cevamiu’l- Kelim” olan Hz. Peygamberi tanıması beyanın uçsuz bucaksız ummanında kıyıda olduğunu itiraf etmesidir. Şaire bir söz kudreti lütfedilecekse, aczini itiraf ettiği için lütfedilecektir. Sözün hakkına gelince, sözü ayağa düşürmemektir her şeyden önce. İnsanı diğer canlılardan konuşması ayırıyorsa sözün hakkı insan onurunun hakkıdır.

Şiir dışında roman, hikâye, deneme ve inceleme türlerinde de yazan Ahmet Hamdi Tanpınar bir söyleşisinde dünyaya, şiirin gözünden baktığını söylemişti. Ali Ural için de benzer bir durumdan söz edilebilir mi?

Yalnız ben dünyaya şiir gözüyle bakmıyorum dünya da bana şiir gözüyle bakıyor. Yeryüzündeki  ve gökyüzündeki her şey büyük bir şiirin mısraları. Büyük şiirlerin insanın ayağını yerden kestiği, savurduğunu söyleriz ya hep. Bizi hiçbir şey dünya kadar savurmamıştır. Hangi şiirde kâinattaki özgünlük, ahenk, müzik ve ritim var! Biz insanlar da o bütünün en kıymetli parçası olarak şiire aşinayız. Tek bir mısraı olmayan şairler yürüyor dünyada. Şiir her şeyden önce yüksek bir algılama şeklidir. Haşim’in “Her seyyah muvakkat bir şairdir,” demesi boşuna değil. “Dünyada bir yabancı ya da yolcu gibi yaşa,” diyen Peygamberimiz, alışmamanın yani şiirin anahtarını tutuşturuyor elimize. O vakit ebedi bir yolcu olarak şairliğimiz geçici değil kalıcı oluyor. Bu mülahazalardan sonra diyebilirim ki,  farklı türlerin elbiselerini giyseler de şiirden başka bir şey yazmadım. Bir kere daha söylüyorum. Şiir atından hiç inmedim.

Yazmak Ali Ural için ne ifade ediyor, edebiyatınızın insan, toplum ve edebiyat karşısındaki karşılığı hesaba katıldığında iddiasını nasıl tanımlarsınız. Bahar Bayrakları Altında adlı öykünüzdeki, “Bir ağacın tepeden tırnağa çiçek kesilmesi illüzyon değilse nedir?” cümlenizi ve Resimde Görünmeyen adlı yapıtınızı düşündüğümüzde daha çok gözden kaçanları mı kayda geçiyorsunuz?

İddiam yok sadece hissediyor ve çalışıyorum. Fark edilmek için değil, fark etmek için çalışıyorum. Edebiyat algılarımızı güçlendiriyorsa her şeyden önce kendimizi tanımamıza yardımcı oluyor demektir. Başkalarından farklı görünmenin bir aracı kılmak yerine, kendimizi, diğer insanları ve evreni tanımanın bir enstrümanı olarak görebilirsek yazmayı, edebiyatın bereketinden ve hayrından nasibimiz verilecektir.  Aslında gözden kaçan bir şey yok, gözlerimizi kaçırdığımız şeyler var. Bakmaması, üzerinde durmaması gereken yerlerde o kadar oyalanıyor ki gözlerimiz bakması gereken yerlere sıra gelmiyor. Ben şairin hatırlatmak gibi bir görevinin de olduğunu düşünüyorum yeryüzünde. Ancak bunun için önce kendisinin hatırlaması gerekiyor.

Güneşimin Önünden Çekil’de dünyanın en önemli yazar, şair, filozof, düşünür, devlet adamı, din büyüğünün portelerini oldukça çarpıcı bir dille anlatıyorsunuz. Portre yazma fikri nasıl ortaya çıktı, daha sonra niçin devam etmediniz?

Müsabakadan önce eğilerek seyircileri selamlayan judocuların verdiği bir ilhamdır bana portre yazmak. Söz meydanına çıkan herkesin yapması gereken bir şeydir belki de. Kendinden önceki söz sahiplerini selamlamadan, onların bizi izlediğinin farkında olmadan hüner gösterme peşine düşmede bir haksızlık var gibi gelir bana. Yazıyorsak bizden evvel yazanlar olduğu içindir. Ustasını öldürdükten sonra değil ustasını ihya ettikten sonra usta olacağına inanırım her çırağın. Benden önceki söz sahiplerinin önünde eğildiğimi ancak onların portrelerini yazarak gösterebilirdim.  Edebiyat akımlarının önceki edebi anlayışları kötüleyerek kendilerine bir varlık alanı açmaları çok geçmeden benzeri bir akıbete uğramalarına yol açmıştır. Harabeler üzerinde yükselen her saray harap olmaya mahkumdur. Ömrüm olursa portre yazmaya devam edeceğim inşallah. Zira her portre bir paratonerdir; egonun çektiği yıldırımlara karşı bir paratoner.

Adonis, modern ya da geleneksel şiir anlayışlarını sorgularken,  bir şiirin modern ya da geleneksel olmasından ziyade şiir olup olmadığına bakılması gerektiğini söylemişti. Sanırım biz, yazınsal olanı uzun süre yok sayan, hesaba katmayan bir tutumla gelenekle ilişki kurduk. Adonis’in belirlemesi üzerinden edebiyatımızın gelenekle kurduğu ilişkiye ilişkin neler söylemek istersiniz.

 Adonis’in belirlemesi üzerinden bir şeyler söylemek ağırıma gidiyor. Kendi adına dahi sahip çıkamamış bir adamın gelenek üzerine konuşmaya hakkı yoktur. Ali Ahmed Said Eşber adında bir Arap şair Ali’den Ahmed’den, Said’den vazgeçmiş Yunan mitolojisinden bir ad seçmiş kendine: Adonis. Oryantalizmin tuttuğu aynada yüzünü çirkin bulmuş çünkü. Ölümlülerin en güzeli Adonis olup, Afrodit’i aşık etmiş kendine. Batı’ya kendini sevdirmenin yolu kimliğini inkârdan geçer. Adonis’ten bağımsız olarak söylemek gerekirse; gelenekle kurulacak sahih bir ilişki öncelikle inançtan geçer. Ne folklorik bir unsur olarak kabul edebiliriz geleneği ne de kör bir taklit olarak. Gelenekten beslenmek, sanatın geleneğidir aynı zamanda. Sanatçı yeni bir yapıt ortaya koyarken kendi başına var olmadığını göstermek için edeben bu yolu benimsemiştir yüzyıllar boyu. Bunun başlıca iki sebebi vardır: Ortak bir mirası kabullenmek ve o mirası bugünle ilintileyerek geleceğin sanatçılarına yol işaretleri bırakmak. Edebiyatımız gelenekle bağlarını keseli çok oluyor. Bu bağı kurmadıkça medeniyetimizi yeniden inşa edemeyeceğiz.

Günün hangi saatlerinde çalışırsınız, nasıl yazarsınız, özel yazma ritüelleriniz var mıdır?

Gece üç sularında yüzmeye başlar benim kalemim. El ayak çekilmeden yazamam. Bir balıkçı ruhu taşırım gece avlanan. Böyle derim de hayat bana her şartta yazmayı öğretir. Vapurda, trende, uçakta… Yazma konforu da bütün konforlar gibi devam etmez. Gürültüde yazamam derken bir bakmışsın gürültü bir duvar gibi çevreliyor seni ve kalemin işlemeye devam ediyor. Yazmanın bir esriklik haliyle gerçekleştiği vakitlerde, zaman ve zeminin farkına bile varmıyor insan. Yazarken perdeyi çeker, kapıyı kapardım. Artık bunları yapmadan da yazıyorum.

Yazarlık dersleri verdiğinizi de biliyorum. Hanif Kureyşi, yazarlık okullarına kötümser bakan bir yazar olarak nasıl ki bir seyyar satıcısı felsefe kitaplarını yüklenip sokak sokak dolaştırıp bağırmasıyla sokak ehli felsefeyi öğrenemeyecekse bu tür okullardan da yazar çıkmaz demişti. Katılır mısınız?

Adonis’in bir başka versiyonu Kureyşi, adını korusa da milletini değiştirip İngiliz olmuş bir Pakistanlı yazar. Her ne kadar Times onu 2008’de, "1945 sonrası en büyük 50 İngiliz yazarı" arasında gösterse de ciddiye alıp ona yapılacak bir atıfla cevaplamak istemem sorunuzu. Sorunun bağlamından bağımsız olarak diyorum ki: Gelenek demek aynı zamanda bir usta çırak ilişkisi demektir edebiyatta. Gogol’un ustası Puşkin’di.  Hemingway’in ustaları Ezra Pound ve Gertrude Stein. Pound aynı zamanda T.S. Eliot’ın da hocalığını yapmış “Çorak Ülke”ye büyük zenginlikler bağışlamıştır. Gustave Flaubert’in yönlendirmeleri ve eğitimi değil midir Maupassant gibi bir öykücüyü  dünyaya  armağan eden? Dünya edebiyatının efsanevi romancısı Faulkner’in hocası Sherwood Anderson değilse kimdir! Nazım Hikmet  Bursa Cezaevi’nde eğitmedi mi Orhan Kemal’i, Yahya Kemal olmasaydı Tanpınar nasıl bir Tanpınar olurdu acaba!  Atölyelerimde modernize edilmiş bir usta çırak ilişkisi çerçevesinde yol alınıyor. Bu ocaklardan yetişen şair ve yazarlar Türk edebiyatındaki yerlerini şimdiden aldılar ve yetkin ürünleriyle edebiyat çevrelerinde büyük takdir topladılar.

Hangi yazarlardan etkilendiniz, şiir ve deneme bağlamında kan bağınız olan yazarlar kimler?

Ahmet Haşim, Ahmet Hamdi Tanpınar, Peyami Safa, Refik Halit Karay ve Sabahattin Ali’yi Türkçenin üslupçuları olarak nesirde ustam sayarım. Şairlerim, Sezai Karakoç, Cahit Zarifoğlu, Ahmet Muhip Dranas, Asaf Halet Çelebi, Behçet Necatigil, İsmet Özel ve Turgut Uyar’dır. Doğrusu bu minvaldeki sorulara her zaman eksik cevaplar verilmiştir. Bir edebi kimliğin oluşumunda bildik unsurların yanı sıra farkına varılmamış pek çok unsur pay sahibidir.  Unutulmuş isimlerin belki de üzerimizde daha fazla hakları vardır.

Günümüz edebiyatını izleyebiliyor musunuz? Günümüz edebiyatında beğendiğiniz öykücü ve şairler kimlerdir?

İzlemeye çalışıyorum. Şiirde de öyküde de dikkatimi çeken çok isim var. Vakti geldiğinde yalnız isimlerini anmayacak edebiyatımızdaki yerlerine dair kuşatıcı yazılar yazacağım inşallah. Burada isim vererek kimseyi gücendirmek istemiyorum.

Okuduğum zamanı unutamadığım çok ender kitaplardan biridir, Posta Kutusundaki Mızıka. Türk edebiyatında çok az deneme kitabı bu denli bir ilgiyle karşılandı. Okurla kurulan bu ilişkiye dair neler söylersiniz?

Posta Kutusundaki Mızıka’nın mürekkebinde tuz var. Bu yüzden okurun bu kitaba olan susuzluğu hiç eksilmedi. Dudaklarımı kurutan neyse okurun da dudaklarını kurutan odur. Mektup bahane, ne çok özlemişiz sahih dostlukları…

Virginia Woolf, şiirin her şeyi olabildiği kadar dışarıda bırakmak romanın ise her şeyi olabildiğince içine almak üzerine kurulu türler olduğunu söylemişti. Özellikle deneme ve şiir ilişkisi bağlamında benzer bir yargıya varılabilir mi?

Woolf, “Eğer şiir yazabilseydim, hiç şüphesiz düzyazıyı gönül rahatlığıyla bırakırdım,” diyecek kadar şiiri yüceltse de modern şairlerin dünyadan kopuk hallerini,  “Ne kulakları ne gözleri ne ayak tabanları ne de avuç içleri yokmuş gibi yazıyorlar,” diyerek eleştirirdi. Demek ki her şeyi olabildiğince dışarda bırakmanın da bir dengesi var ona göre. Denemeyle roman arasında bu bağlamda bir benzerlik kuramıyorum ben. Her ne kadar şiire göre barındırma alanı daha genişse de, deneme de neredeyse şiire benzer bir süzgeci elinden bırakmıyor. 

Aslında denemelerinizi okurken klasik deneme dilinden uzak, bazen bir öyküye yaslı örneklerle karşılaşıyoruz. Özellikle denemelerde yakaladığınız dil ve anlatımı güçlü bir romanın zemini gibi gördüğümü de söylemek isterim. Roman yazmak gibi bir düşünceniz var mı?

Denemelerim şiiri öyküyle gizleyen bir üslupla kaleme alınıyor. Bir saat sarkacı düşünün şiirle öykü arasında gidip geliyor ve saat denemeyi gösteriyor. Denemelerimi okuyan birçok okur sizin sorunuzla karşıma çıktı: “Roman yazmak gibi bir düşünceniz var mı?” Onlara verdiğim cevabı tekrarlayayım: “Tek bir romanım olsun isterim.” Denedim mi? Niyetlendim. Daha Mevlana romanları sökün etmeden merkezinde Mevlana’nın olduğu bir romanın birikim faslını tamamlamıştım. Sonra art arda yayınlandı Mevlana romanları. Zamanı değil, diyerek çekildim kulvardan. Bir gün tekrar döner miyim romana bilmiyorum. Dönersem Hz.Mevlana’ya verdiğim sözü tutmak için dönerim.

Yangın Merdiveni ve Fener Bekçisinin Rüyaları on bir yıl arayla yazılmış iki öykü kitabınız. Niçin araya bu denli uzun bir mesafe girdi? Öykünün demlenme süreci daha mı uzun sürüyor?

Mesafeleri biz değil O takdir ediyor. Adını ne koyarsak koyalım bu böyle. Yılların eleğinden ne dökülecek o beyaz örtüye bizim için de sır.  “Her kap içindekini dışarı sızdırır,”der Araplar. Sarnıçlar gibi biriktiriyoruz. Ne bahşedilmişse o çıkıyor sonunda yeryüzüne.

Yazı ile yazarın iddiasındaki mesafenin bu denli açıldığı bir dönem yaşanmadı sanırım. Bu elbette okurun niteliğinin değişmesiyle de ilgili. Bugün sahici bir dil üretmekten çok uzak, hakikati sadece diline dolamış o kadar çok örnekle karşılaşıyoruz ki? Yazı bugün gerek yazar gerekse de okur için dönüştürücü bir edim olma özelliğini, iddiasını daha mı fazla yitirdi?

Yazarla yazdıkları arasındaki mesafenin açılması, ilimle amel arasındaki mesafenin açılmasından farklı bir şey değil. Görünmek arzusu niteliği çürütüyor. Bir an önce görünmek, yazarı sabırsız kılarak yetkin olmayan ürünlerle okurunun karşısına çıkmaya zorluyor. Ahlâki bir zemine ihtiyaç var. “İnsanların beni tanımamış olmalarından dolayı üzülmem, ben onları tanımadığım için üzülürüm,” diyen Konfüçyüs’ün bakışına. Yüksek bir dile talip olmak emek ve sabır istiyor. Yüksek dil işlenmiş dildir. Fast Food Çağı’nın ise beklemeye tahammülü yok. Hızlı, kolay ve kârlı bir üretim için bayağı üsluplardan bile medet umulmakta. Dönüştürmek mi, dediniz? Yazar mı dünyayı dönüştürecek! Dönüştürsün tabii. Fakat bunun için önce kendisine doğru bir adım atması gerekiyor. Ne güzel söylemişti Tolstoy, “Herkes dünyayı değiştirmek ister ama hiç kimse kendisini değiştirmeyi düşünmez.”

Bugün şiirin geriye çekildiği artık genel bir kabul görürken romanın öleceğine ilişkin kara kehanetlerde bulunuluyor. Şiirin ölmezliği biraz da insan ile kurduğu ilişkiyle mi ilgilidir? Bu saptamaya ilişkin görüşünüzü merak ediyorum.

Sanatların ölümüne dair tarih boyunca yapılmış pek çok kehanet var. Nostradamus bile bu kadar cesur olmamıştır kehanetlerinde.  Victor Hugo’nun, şiirin gerilediğini söyleyenlere daha 19. Yüzyıl’da verdiği bir cevap var: “Şiir gerileyemez. Neden? İlerleyemez de ondan. Aydınlar sürekli gerilemeden, yenileşmeden söz etmekle sanatı ne denli yanlış değerlendirdiklerini belli ederler. Yüzeysel düşünen bu kişiler, dil olaylarını, fikir iniş ve çıkışlarını, evrensel sanatı oluşturan birçok yaratış ve düşünce akımlarını gerileme ya da yenilik sanırlar…”  Hugo haklı. İnsan var oldukça şiir de var olacak. İnsandan ayrı bir şey değildir çünkü şiir. Şiir var oldukça da sanatın diğer türleri yaşamaya devam edecek. Bütün bunlara rağmen bir varsayım olarak romanın öldüğünü duysaydım taziyeye gider miydim bilmiyorum. Yas tutmayacağım kesin. 

Dergicilik, eski havasından, etkisinden uzak olsa da hâlâ genç yetenekler için en doğru eşik niteliğinde. Yayıncılığın yanı sıra dergicilik de yaptınız, yapıyorsunuz. Dergicilik maceranızı anlatmanızı istesem. Özellikle son yıllarda dergilerde yazma sürecinin bir tür ara eşik gibi algılandığını da görüyorum. Bilmem katılır mısınız?

1997’de başladı dergi serüvenimiz. İlk göz ağrımız aylık bir edebiyat ve sanat dergisi olan Merdiven Sanat’tı, 22 sayı çıkan bu dergiyi iki aylık bir kitap- edebiyat dergisi olan Kitaphaber izledi. Merdivenşiir  de iki aylık bir şiir dergisi olarak 2005 - 2007 yılları arasında dikkatle takip edilen dergiler arasında yerini aldı. Son aşkımız Karabatak. 2012’den beri Karabatak’la dalıp çıkıyoruz edebiyat sularına.  Meşakkatli, bir o kadar da heyecan verici olmuştur dergi tecrübelerim. Gerek muhteva gerekse estetik açıdan çok emek verilmiştir. Dikkatli bir göz günümüz Türk edebiyatında bu dergilerin nasıl bir sorumluluk üstlendiğini fark edebilir. İsim sahibi yazarların iyi eserleri her zaman sayfalarımızda yer buldu ama bundan önemlisi isim sahibi olmayan gençlerin yetkin ürünlerine öncelik verildi bu dergilerde. İlk üç dergimizde yer alan isimlerin günümüz edebiyat ortamındaki yerlerini ve üstlendikleri etkin rolleri biliyorsunuz. Türk edebiyatının geleceğine dair bir fikre sahip olmak isteyenler içinse önerim Karabatak’ta yayınlanan şiir, öykü ve denemeleri dikkatle izlemeleridir.

Yazmak, yazara bir tatmin duygusu verdiği kadar beraberinde acıyı da çağıran bir edim. Bu iki duygu arasında dengeyi nasıl sağlıyorsunuz?

Yazar bir şeylerden rahatsızlık duyduğu için yazar ve rahatsız eder okuru. Ali Şeriati’nin kitaplarının başında yer alan: “Sizi rahatsız etmeye geldim,” cümlesini bu bakımdan anlamlı bulurum. Büyük eserler büyük acıların çocuklarıdır. Ne diyordu Goethe, “Çektiğim acıları anlatayım diye Tanrım bana bir dil vermiş.” Sanatı bir zevk ve doyum aracı olarak görenler de var elbette. “Sanatçı” sıfatından çok “eğlendirici” sıfatını hak ediyorlar.

Divanı’nı yedi kez tashih ettiği, yedisinde de hata çıktığını gördüğü zaman, anladım ki kusursuz tek kitap onun kitabıdır, bütün beşeri kitaplarda hata olacaktır dediği aktarılan İmam Şafîî Divanı’nı 2002 yılında dilimize çevirdiniz. Çeviri süreci nasıl gelişti? Her geçen gün payı artan çevirilerin edebiyatımıza etkisini nasıl değerlendiriyorsunuz?

Kader yıllar önce bir satranç taşı gibi çöle sürmeseydi beni İmam Şafii’yle tanışamayacaktım. Bir mezhep imamı olması dışında hakkında kayda değer bir bilgiye sahip olmadığım İmam Şafii, karşıma yüksek öğrenimimi sürdürdüğüm üniversitenin kafeteryasında çıkmış, bir duvarın üstünden şöyle seslenmişti bana:

            Serendib dağları inci yağdırın

              Tukrur kuyuları altın fışkırtın

              Ne yaşarsam azıksız kalırım

              Ne ölürsem kabirsiz

              Himmetim kralların himmeti

              Nefsim zilleti küfür sayan hür bir nefis

 

Bu dik başlı mısralar beni can evimden vurmuş ve ilk iş olarak bir İmam Şâfiî Divanı edinmiştim. Üniversite yıllarım boyunca çevirdiğim şiirleri ancak Türkiye’ye döndükten sonra tamamlayabildim. İmam Şafii sözün büyüsünü keşfetmiş bir âlim. “Şiirin yakutları ve incileri bendedir / Ben taşırım sözün çelengini tacını / Yüksek bahçelerde büyür çiçeklerim / Çiğ damlalarında titreşir söz ipeğim” demek her şairin harcı değildir. Dahası bu şiirin devamında bir mısra vardır ki her şairi tepeden tırnağa titretir: “İyi şair, kara bir yılan gömleğinden sıyrılmış / Şiir onun salyası ve özüdür / Şairlerin düşmanlığı amansız hastalıkmış / Onların ilacı cömertlerin gönlüdür.” Sanırım İmam Şâfiî şaire musallat olacak hastalıkların da farkındaydı ve cömert bir gönlü işaret ediyordu şifa için.

Çeviri telif kadar sorumluluk ve dikkat isteyen bir alan. Elbette başka kültür havzalarını keşfedebilmek için çeviri teknesine bineceğiz. Ancak gemiyi yolda batırmayacak usta bir kaptanla yola çıkmayalım mı! Kötü çeviriler gemiyi batırmakla kalmaz, yeni kaşiflerin de önünü keser.

Yeni çalışmalarınızdan da söz edebilir miyiz?

Uzun bir süredir üzerinde çalıştığım, “Peygamberin Aynaları” var elimde. Ayna metaforu etrafında olgunlaşan bir deneme kitabı. Hz. Peygamber ve dostlarını anlatmak kolay değil. Sorumluluk ve sabır gerektiriyor. Allah mahcup etmesin. Dua istiyorum.

Türk Dili Dergisi, Sayı 749, 2014

  • aliural@hotmail.com

  • Alemdar Mh. Alayköşkü Cd. No:2-4 K:4 Cağaloğlu/ Fatih/ İSTANBUL

    0212 528 23 57

    0212 528 25 89