.

.

 

Şule Yayınları ne zaman kuruldu, yola çıkış hikâyesi nedir?

Şule yayınları 1990 yılında kuruldu ancak mazisi daha eskiye dayanıyor. Babam Kemal Ural Bey,  1961 yılında  “Şule” isimli bir düşünce dergisi çıkarmış ancak şartlar derginin uzun ömürlü olmasına izin vermemiş. Bu yüzden çocukluğumda babamın yarım kalmış idealini gerçekleştirme arzusu duydum, o arzuyla büyüdüm. Hayalim, bir yayınevi kurup, adını Şule koymaktı. Kader, üniversite eğitimim sonrası bana bütün kapıları kapatıp yayıncılık kapısını açtı, bir yayınevinde editör olarak çalışmaya başladım. 3 yıl sürdü bu macera. Sonra gün geldi, baba idealini gerçekleştirmek amacıyla Şule Yayınlarını kurdum. Tabii bir yayınevi kurdum demekle yayınevi kurulmuyor. Bir binanın altıncı katında altı metrekarelik bir yeri kiraladım ve bir tabela astım, içeride bir iki parça eşya vardı. Bir ısıtıcı bile yoktu. Kitap basacağız ama kitap basmak için imkân gerekiyor, o imkân da yok. “Bilgi Yarışması Kartları” adını verdiğimiz çocukları eğitecek,  oynayarak öğrenecekleri bir çalışma yapmayı düşündüm. Bu kartlar yayınevinin ilk ürünü oldu, ilgi gördü beğenildi. Bu ilgi daha sonra kitaplara da yansıdı. Gerek çeviri gerekse telif kitaplar yayınlayarak yayınevi olma yolunda adımlar attık. Geçen zaman bizi; beş yüzü aşkın eser yayınlayan, dört dergi çıkartmış bir yayınevine dönüştürdü.

İlk bastığınız kitap nedir?

Yusuf Kardavi’nin “Hz. Peygamber ve İlim” adlı eseriydi. Her şeyin ancak ilim temeli üzerinden yükseleceğini düşünerek böyle bir tercih yaptık.

Yayınladığınız kitaplarla ilgili ilginç bir anınız var mı?

İlk yayınladığımız kitaplardan biri olan “İnsan Ne İle Yaşar”la ilgili bir anım var.  Tolstoy’un hikâyelerinden bir seçme biliyorsunuz bu kitap. İlginçtir, Tolstoy bir Rus yazar ve Hristiyan ama muhafazakâr çevrelerce bu kitap bir inanç kitabı olarak, insanlara hayatın geçiciliğini, ölüm hakikatini anlatan bir kitap olarak çok sevildi. Bu kitapla ilgili şöyle bir hatıram var:

Bir pilot her ay gelip kitaptan en az elli tane alıyordu, bu çok ilgilimi çekti, “Siz kitapçı mısınız?” diye sordum. “Hayrı pilotum”, dedi. “Neden sürekli aynı kitabı alıyorsunuz” diye sorduğumda, “Ben bu kitabı kime versem bir arayışı oluyor, bu arayışa ışık olmak için; diğer pilotlara, havaalanı çalışanlarına, hosteslere bu kitaptan hediye ediyorum” dedi.

Baskısını yaptığınız eserleri neye göre seçiyorsunuz, Şule Yayınlarının yayın politikası nedir?

Şule Yayınları’nın başından beri ticari bir kaygısı olmadı. Fakat hep bir irtifa kaygısı olmuştur. Düşünce, sanat ve edebiyat irtifasını çok şükür ki hep gözettik. Bu yüzden de maddi açıdan kendi yağında kavrulan bir yayınevi oldu Şule. Ne Bestseller listesine giren bir kitabımız oldu ne  korsan basılan kitabımız. Yüksek satışlarla işimiz olmadığı için korsanlar heves etmedi yayınlarımıza. Basıp da zarar mı etsinler!

Yayınladığınız kitaplar içinde sizi hayal kırıklığına uğratan bir eser oldu mu?

Evet oldu. Bir mütercim Tolstoy ‘un “Sanat Nedir” adlı eserinin çevirisini yaptığını ve yayınlanmasını istediğini söyledi. Ben kitabı okudum, beğendim ve yayınlamaya karar verdim. Bana kitabın bir bölümünü tercüme ettiğini söylemedi. Kitabın tamamının çok daha geniş olduğunu sonradan öğrendim. Öğrenir öğrenmez de kitaba ilgili olmasına rağmen basımını durdurdum ve orijinalini bulup başka bir çevirmene verdim. Çevirisi yıllarca sürdü ama ben yıllarca diğer kitabı da basmadım. Satan bir kitap olmasına rağmen, para kazanma imkânına rağmen tam metin oluşmadan diğer baskıyı yapmadım. 

Biz yayınevi olarak şuna dikkat ediyoruz Bir çeviri gerçekten çeviri olmalıdır. Bir takım adaptasyonlarla, kısaltmalarla, kes yapıştır illüzyonlarıyla eser üretimi yapmıyoruz. Çeviri eserlerimiz gerçekten çeviri eserlerdir.  Özenli çevirilerdir. Aslına sadık kalınmış, özenli bir dille Türkçemize aktarılmıştır. Bu titizliğimizin karşılığı olarak da: “Klasikler satın alınırken hangi yayınevleri güvenilirdir?” sorusuna cevap arandığında  Şule Yayınları daima güvenilir yayınevleri arasında yer almıştır.

Çevrilmiş eserlerin tekrar tekrar çevrilmesi ne kadar doğru?

Zamanla yaşayan dil  değişiyor.  Elli sene önce Türkiye’deki yazı diliyle şu anki yazı dili aynı değil. Çevirmenlik yalnızca dil bilmekle olacak iş değil. Çeviri bir sanattır, telife yakın bir sanattır. Çünkü bir kitabın aynen çevrilmesi halinde eser dil değerini kaybeder. Burada kastım eseri değiştirmek değil eserin çevrildiği dildeki söylenişini bulmak. Burada bir orta yol bulmak gerekiyor. Bunu çevirmenler bilir zaten. Bu konuda aşırı gidenler de var, mesela; Can Yücel, “Olmak ya da olmamak işte bütün mesele bu”yu  “ Bir ihtimal daha var o da ölmek mi dersin” diye bir şarkı sözüyle çevirmiş, bu çeviride aşırılıktır. Buna mukabil her iki dili bilen, bir dildeki söylemin diğer dile nasıl aktarılacağının farkına varan, isim yapmış çok ciddi çevirmenler var. Bunun yanında isim yapmış çevirmenlerle yetinmemek lazım, yeni jenerasyonda da çok iyi çevirmenler var. Mesela yayınevimde en başından beri sahip çıktığım gençlerden biri olan Said Aykut şu an Türkiye’nin en iyi çevirmenleri arasında. Yalnız Arapça alanında değil  başka alanlarda da çalışıyor. Yapı Kredi Yayınlarına yaptığı bir çevirisiyle de ödül aldı. Şule Yayınları’na  yapmış olduğu Kelile ve Dimne’nin çevirisi  dünyadaki bütün Kelile ve Dimne nüshaları dikkate alınarak yapılmış bir çeviridir.

Şule Yayınlarının genç yazarlara kapısı açık mı?

Kapısı hiç kapanmadı. Şule, biraz da bu tarafıyla anılacak sanırım ileride. Bugün, tanınmış birçok yazar Şule Yayınlarında ilk eserlerini verdiler. Birçoğu şöhret sahibi oldu,  henüz çok tanınmayanlar da verdikleri irtifası yüksek eserlerle adlarından söz ettirmeyi başardılar.  Bu biraz da benim gençlere bakışımdan, onların önünün açılmasını arzu ettiğimden ve taze bir kana kültür hayatında ihtiyaç olduğuna inanmamdan kaynaklanıyor.  Tanınmamış, genç yazarların kitaplarını basmak ekonomik açıdan risklidir demeyeceğim, maddi açıdan tamamen zarardır. O kitaplar kolay kolay satılmaz, deponuzda yıllarca kalır, sonra eşe dosta hediye edilir. Ama ben bunu bir zarar olarak görmüyorum, yaptığımız bu işin hem dünyada hem ahirette bir değeri olacağını düşünüyorum.

Yazmaya hevesli gençlere tavsiyeleriniz nelerdir?

Buna cevap versem bu röportaj akşama kadar sürer. Kısaca belirtmek gerekirse; öncelikle yazma işinin çok ciddi bir iş olduğunun farkına varmaları gerekiyor. Yazmak masaya oturup, kalemi alıp, elleri çeneye dayamakla olacak iş değil, tabii şeklen böyle de yazabilirsiniz ama yazmak emek istiyor. Her şeyden önce hangi sanatta bir yere gelmek istiyorsanız o sanatın duayenlerini çok iyi tanımak, okumak bilmek gerekir. Edebiyatta da bu böyledir. Öykü yazacaksanız hem Türk hem dünya öykücülüğünün anıt yazarlarını çok iyi okuyup irdelemek, onların nasıl bir yol yürüdüğünü görmek ve bu aydınlıktan  kendi yoluna bir ışık düşürmek zorundasınız. Elbette işin eğitimi tarafı da var, biz bu eğitim tarafıyla da ilgileniyoruz. Gerek yazarlık atölyelerimizde, gerek Burç FM’deki Yazarlığın Sırları programımızda bu uzun ve zorlu yolu kısaltmaya çalışıyoruz.  Yazı eğitimi, dünyada zaten ötenden beri var olan bir alandı. Şimdi bizim üniversitelerimiz de buna el attılar. Ben de iki üniversitede bu alanda çalışmalar yapıyorum.

Bünyenizde edebiyat dergileri de çıkartıyorsunuz,  edebiyat dergileri niçin okunmalı?

Her dergi bir platformdur, söyleyecek sözü olanların çıkacağı bir platform. Sanatın bütün alanlarında platformlara ihtiyaç olmuştur dergiler de edebiyat alanında bize bu imkânı sağlıyor. Burada iki şey var yani ben öyle bakıyorum dergiye;  biri usta kalemlerin eserlerini yayınlayacakları bir alan, diğeri de genç yazarların kendilerini gösterecekleri ustalarla yan yana eserlerini verecekleri bir alan.  Doğrusunu isterseniz şimdiye kadar çıkarttığım bütün dergileri gençler için çıkarttım. Ama burada ustalar da yazdı. Ustaların yazması da önemli fakat asıl önemli olan usta yazarlarla genç yazarların aynı platformda buluşmasıdır. 

İlk çıkarttığım dergi “Merdiven Sanat”tı. Bugün orada yazanlar; ya tanınmış yazarlar olmuşlar, ya çok önemli editörler olmuşlar ya da medyada yerleri olmuş; önemli fotoğrafçılar, eleştirmenler olmuşlar. Görüyoruz ki her dergi bir okuldur. Şu anda dördüncü okulumuz “Karabatak”, umarız okulumuzun kapısı hep açık kalır.

Günümüzde edebiyat dünyası nereye gidiyor, iyi bir şeyler oluyor mu?

İyi şeylerin olduğunu düşünüyorum. En azından çevremdekilere bakarak çok iyi şeyler oluyor, diyebiliyorum.  Sadece benim çevremde değil başka yerlerde de güzel şeyler oluyordur ama bana yakın olduğu için ben kendi çevremdeki güzellikleri daha rahat görebiliyorum. Edebiyata taze bir kanın geldiğini, şiir alanında, öykü alanında, roman alanında yepyeni isimlerin meydana çıktığını görüyorum. Bu da bana ümit veriyor. Olumsuzluklar da yok değil; bir yandan popüler kültürün edebiyata yönelttiği bir tehdit var diğer yandan da ticaretin edebiyat ve sanat sahasına inmesi.  Sanatın geçmişte ticaretle ilgisi hep zayıf olmuştur. Edebiyat da ticaret sahasına düşmüş durumda dolayısıyla kayda değer birçok yazar bu tehdidin altında. Ya oyunun bir aktörü olarak para kazanıp para kazandıracaklar ama buna mukabil kalitesi düşük çalışmalar yapacaklar ve yaptıkları çalışmalar gelecek zamanlara kalmayacak, çürüyecek, çünkü bunların sanat değeri yok, ya da bunu reddecekler bir kenarda unutulmaya mahkum olacaklar. Bir ara yol bulunamaz mı? Ara yol şu olabilir;  kayda değer olana, sanata, gerçek edebiyata inanan kişiler gerçek sanatçılara sahip çıkarlarsa bu hengâme içerisinde bir mum ışığı da olsa yanar diye düşünüyorum.

Yakın zamanda bir üniversitede okuyan birkaç öğrenci beni aradı okullarında bir konferans vermem için. Her ne kadar zamanım yok desem de ısrarlarına dayanamadım ve kabul ettim. Konferansa birkaç gün kala beni tekrar aradılar; “Hocam çok üzgünüz ama dekanlık sizin gelmenizi reddetti.” “Neden” dedim, “Çünkü siz popüler bir yazar değilmişsiniz” dediler. Geldiğimiz nokta bu işte. Buna bir yandan sevindim bir yandan da üzüldüm. Sevindim çünkü popüler bir yazar olarak adlandırılmamıştım, üzüldüm çünkü çağrıldığım yer bir edebiyat fakültesiydi. Üstelik ben iki üniversitede Türk Dili ve Yaratıcı Yazarlık dersi veren bir yazarım. Edebiyat fakülteleri de popüler kültürün peşine düştüyse vay halimize.

Bu keyifli söyleşi için çok teşekkür ederiz, son olarak ne söylemek istersiniz?

Şunu söyleyelim son olarak; bizler kitaplarımızla değil, defterlerimizle anılacağız. Kiramen Katibin’in tuttuğu defterlerimizden söz ediyorum. İyi işler yapmalıyız.

www.SanatAlemi.net, 22 Haziran 2013

  • aliural@hotmail.com

  • Alemdar Mh. Alayköşkü Cd. No:2-4 K:4 Cağaloğlu/ Fatih/ İSTANBUL

    0212 528 23 57

    0212 528 25 89