.

.

 

Geleneğe modern katkı sunduğu kadar modern söyleyişe geleneksel bir yordam kazandırmaya çalışıyor bu kitapta Ali Ural.  ……………………………………….

 

“Kuduz Aşısı” kitabından bu güne tam yedi yıl geçmiş. İnsan iki kitap arasındaki mesafeyi öyle kolay kolay seçemiyor. Kitaplar dursa da şiirler yürüyor çünkü. Kitap denizse içindekilerin her biri birer ırmaktır. Şairin takip mesafesi yine de kitaba göre ölçülüyor. Oysa dergiler şairin yaşadığının, söylemek istediğini şiiriyle ne denli söylediğinin en canlı ve en aktüel göstergesi olmalı değil midir? Ne yazık ki her şey gibi dergilerin de periyodu ile birlikte tüketilip unutulduğu bu serbest piyasa ortamında bir şairin şiir serüvenini kitabının dışından takip etmek imkanı da kalmıyor.

Evet bir kitap aynı zamanda önce ile sonra arasına konan sütre gibidir. Dünden farklı ne yaptığını yarın daha neler yapabileceğinin ipuçlarını verir. Fakat dergilerde yayınlanan şiirler de tek başına çok şeyler anlatır. Henüz kitaplaşmadan bu şiirler üzerine müstakil yazılar yazılmalı, değerlendirmeler yapılmalıdır. Kimi zaman tek bir şiir bir kitabı peşinden sürükleyebilir. Bunu bir çok şairde olduğu gibi Ali Ural şiirinde de gördük. Örneğin Bombiks Mori ve Valiz şiirleri hafızamıza oturan şiirlerdendi. 1998 yılında çıkan ilk kitap “Körün Parmak Uçları” Ali Ural şiirinin evreni ve imkanları hakkında çok şeyler söylüyordu. Duyarlıklarını kaybetmiş insanlığın gözünün önünü görebilmesi için şiirin aydınlığına doğru yürümesi gereğine işaret ediyordu. Kör insan için parmak uçları nasıl görmenin yerini tutuyorsa şiir de bu karanlık çağda aynı görevi ifa ediyor. İlk kitaptan sekiz sene sonra çıkan “Kuduz Aşısı” da modern çağın hastalıklı duyarlıklarına işaret ediyor. Nefes Darlığı ve Hidrofobi başlıklı şiirler bu anlamda kitabın sürükleyici şiirleri. İnsanı ısıran ne kadar çok şey var modern hayatta. Isırıp kuduz mikrobunu bulaştıran. Modern insanın kuduruşu karşısında suyun yani şiirin kendini savunmasına tanık oluyoruz bu kitapta. Nefes darlığı bir nevi insanda gittikçe depreşen şiir darlığıdır.

Şair şiir yazmadığı zamanları ne yapar? Bu sorunun peşine düşerseniz şayet sizi yarı yolda bırakıp başının çaresine bakabilir. İyisi mi kestirmeden gidip kısa keselim: Şiir yazmadığı zamanlar da bir şair için şiire dahildir. Ne de olsa şiirin bir hayat içre makul bir bekleme süresi vardır. Şiir öncesi zaman çocuğun ana karnındaki süreci gibidir. Şiiri yazdıktan hemen sonraki zaman ise demlenme sürecidir. Yedi-sekiz yıl şiir yazmayan bir şair hiç kuşkusuz içinden şiir söyler. Söylediğini değiştirir, dönüştürür, takdim tehir yapar. İçinde biriktirdiği şiir sessizliğinin harareti kimi zaman dışarıya deneme ya da öykü olarak da yansıyabilir. Ali Ural’ın iki kitap arasında yaptığı da biraz budur. Şiirin atık malzemelerinden denemeler ve öyküler çıkarmak. Bu bir yazınsal zafiyet değil türler arası geçişlilik açısından bir imkan ve dilin malzemelerini yerli yerinde kullanmak için bir zorunluluktur.

————————————————————-

“Gizli Buzlanma” şiiri aynı zamanda Ali Ural şiirinin çok katmanlı gizil anlamlarına işaret sayılabilir. 

————————————————————-

2006 ile 2013 arasına şiir dışında beş deneme ve bir öykü sığdırmış Ali Ural. Doğası gereği daha geniş zamana ihtiyaç duyduğu için şiiri zamana yaymış. Yedi yıl sonra çıkan “Gizli Buzlanma” kitabı böyle bir geniş zamanın ürünü. Geleneğe modern katkı sunduğu kadar modern söyleyişe geleneksel bir yordam kazandırmaya çalışıyor bu kitapta Ali Ural. Divan geleneğinde olduğu gibi kitaba münacat ve naatla başlıyor. Bir taraftan sözün sahibine selam gönderirken diğer yandan şiir mutfağını okuyucuya şeffaf bir şekilde göstererek şiire dair referanslarını ortaya koyuyor. Gizli Buzlanma kitabında 26 şiir var ve kitap beş bölümden oluşuyor. İlk bölüm tevazua dair bir fısıltı intibaı uyandırıyor. Bir nevi sözün kendi sınırlarına yani kıyıya çekilmesi durumunu görüyoruz. Zira söz konusu olan Allah ve resulü olunca sesini onların sesleri üzerine çıkarmama düsturuna uymak icap ediyor. Tevazu mahcubiyetle birleşerek Allah’ın karşısında bir insanı ancak böyle konuşturur: ‘ açılan kolları kucak sandım mancınıkmış/ ya Bâtın hazinenden bir yüzük de olsa tak parmağıma” Aynı had bilirlik “Natın Kıyısında” peygamberimize halini arz ederken de kendini gösteriyor. Sadece kelimelerin işaret ettiği anlam değil sözcüklerin kıyafetleri de oldukça dervişane: “acemi şairim gökdelenin elli ikinci katında göğe bakmak zor gelir/ bedevi değilim güneşi sırtlanamam bana farzlar da zor gelir” Şair şiirin kıyısında dolaşırken de ne olduğunun ve nerede olduğunun farkındadır: “ben okuyamam dediğinde nefesini kesecek bir meleğin yok senin”

İkinci bölümde kitaba ad olan “Gizli Buzlanma” şiiri aynı zamanda Ali Ural şiirinin çok katmanlı gizil anlamlarına işaret sayılabilir. Suyun küçük adımlarla buza dönüşmesi ve ateşle buzun aynı tetiği çekmesi gibi yakınlaştırmalarda zıtların birliği okuyucuyu adeta kaygan bir zeminde şaire tutunmaya sevk ediyor. Şairin söylediği ile okuyucunun dinlediği (okuduğu) yerde bir gizli buzlanma var sanki. Bu yüzden şiiri çözerken kimi zaman okuyucu şaire, kimi zaman da şair okuyucuya tutunmak zorunda kalıyor. Bunu modern algı karmaşasında söyleyenle dinleyen arasındaki denge sorununa bağlayabiliriz.

“köpekler sağır kaldı o ince çıtırtıya/ kıpkırmızı sarkıyor horozları damlardan” dizelerinde şair muhayyilesiyle çizdiği resmi biraz da sürreal biçimde esrik bakış noktamıza asıyor. Bu mistik muhayyel durumu “Deli Nar” şiirinde de görüyoruz. ( “ yakutların kurtlandı uluyan bir kuyumcusun sen/ dervişler can verdi kanlı sahranda/ eşkiyalar şarabınla sarhoş”)

‘Ölmeyi öğreniyor’ başlıklı üçüncü bölümde daha çok şairin yüzleşmelerine tanık oluyoruz. ‘Yüz’ kalbinden sonra insanın kendine en yakın yeri. ‘yüzle yüz arasında mesafe kedi sıçrayacak kadar’ (Güneş Kavanozu), “ yüzümün üstüne kaç yüz düştü”, “yüzümün üstüne düşen o ilk yüz/ bir kadının yüzü çok oyalandı”, “yüzümü fark etmedi saçları gözüme kaçtı”, yüzümün üstüne düşen ikinci yüz/bir balıkçının yüzü sahile vurdu”, “tek tek çıkarıp kancalardan/ çırpınan yüzlerimi elime tutuşturdu”, “yüzümün üstüne düşen üçüncü yüz/ bir çocuğun yüzü buzdan tabaka”, “yüzümün üstüne düşen dördüncü yüz/bir meleğin yüzü oyulmuş ikonadan”, “yüzüme düşen yüzler saymakla bitmez/yüzüm ayrılamadı aynadan” (Asansörde Bir Ayna)  Şairin aynaya yansıyan yüzüne baktığımda kanaatim odur ki bu bölüm şiirlerinde de kendini kolay kolay ele vermeyen, fakat “ayna” dışında bir sembole de ihtiyaç duymayan modern-mistik bir eda var. Zaman gibi çok işlenen mücerret bir kavramı “saat” gibi nesnel bir aygıtla anlatmaya çalışmak tam da böyle bir şeydir. Üstelik “saat”te gizlenen kokuyu da keşfederek. (“saat kokusu bu asıldıkça dizginlere yaşıyor rüzgara bırak” Saat Satan Zenciler)

Kitabın belki de en ritmik şiirleri dördüncü bölümden sonra başlıyor. Sanki hava birden değişiyor ve şair dünyada her şeye alışmış bir moda bürünüyor. “Kar Hapsi” ve “Natural Rain Saunds” başlıklı kar ve yağmura dair iki şiirde bunu yakinen görüyoruz. Her iki şiirde de tipiye ve yağmura karşı nefes nefese söylenmiş bir hava var. Son bölümde (Işıkları Ben Yağdırdım) musiki hızlanıyor, tabiatın ritmine şairin coşkusu karışıyor. Ses sözün üzerinde seyrediyor. “Ertelenmiş Şiir”deki ‘her şeye rağmen neşe’ duygusu “Trampet Ritimleri”nde had safhaya ulaşıyor. Şair içinde çalan trampete söz devşiriyor: “şiiri bekleyenlere eşlik eder trampet/ sen ritmi bul şiir gelir kör şaire inandım/ ta tara ram-ta tara ram-tamtam tamtam-ta tara ram” Şiir bittikten sonra da bitmiyor böylelikle. Son dizeden sonra uzaktan trampet sesleri geliyor, belki de yüzümüze en yakın kalbimizin sesleri. İçimizin play tuşuna basarsak dışımızdaki gürültüyü susturup bu sesi duyabiliriz belki. Bir şiiri duymanın yolu da tabiatın sesini bastıran sesleri susturmaktan geçer. İçe doğru susmasını bilmeyenler ne küresel ısınmanın farkındadırlar ne de kalplerdeki gizli buzlanmanın.

  

Dergâh Dergisi, Sayı 287, Ocak 2014

 

  • aliural@hotmail.com

  • Alemdar Mh. Alayköşkü Cd. No:2-4 K:4 Cağaloğlu/ Fatih/ İSTANBUL

    0212 528 23 57

    0212 528 25 89