.

.

 

Dikkat etmek cesaret ister. Züleyha cesurdu, bu yüzden Yusuf'a dikkatle bakabildi. Yusuf'a dikkatle bakabilmek cesaret ister. Yeryüzünde Yusuf'a dikkatle bakmayan bir kalabalıkla yaşamak zorunda olduğunu bilmek cesaret ister. “Hey!: Yusuf var...” diyebilmek cesaret ister. “Hey!: Yusuf var...” demek, kudurmuş bir kalabalığa kuduz aşısı yapmaktır. Kuduran kalabalığa duyulabilecek en güzel merhamettir aslında. Merhametten vazgeçmemek cesaret ister. okunaksız ölüler bıraktın sahillerde kargacık burgacık gözler, akbaba tüyleriyle yazılan birazdan güneş kapıma dayanacak seni ihbar etmemem için ayaklarıma değil yüzüme kapan!1 A. Ali Ural'ın Kuduz Aşısı isimli şiir kitabı kanaatimce yeni bir hâl'e sahip. Yeni derken bundan kastım henüz oluşmuş, parlak, dokunulmamış manasında değil elbet. Tüketilmeye, tartaklanmaya müsait olmayan, hep yeni kalacak, eskimeyle ilişiği bulunmayan bir şeyden bahsediyorum. Kuduz Aşısı'nı yeni yapan şey bana göre cesareti tanımlama şekli. Bu sanki insan kalabilmekle ilgili bir durum. Max Jacop “Şair olmak için ilkin insan, sonra da şair- insan olmak gerekir” derken, Kuduz Aşısı'nı karıştırıyor sanki. Ural, mısralarında nesli tükenen bir türün yani insanın gözleriyle olana olduğu gibi bakabilme cesaretine sahip. Yani korkunç olanı korkunç olarak idrak ettiği halde, ona aşı yapabilecek kadar merhametli, başka bir açıdan bakıldığında da insan adına ümitli, çünkü onu sarsmak özüne döndürmek istiyor. Canını yakacağı tüm bebeklerin diğer bir deyişle henüz büyümemişlerin nefretini kazanacağını bilmesine rağmen, acıtarak iyileştiriyor. - Hastalığın tespiti, tedavinin başlangıcı değil midir zaten?- Onun şiirini yeni yapan şey ise sadece cesaretinin niteliği değil kuşkusuz. Şiirinin biçimini, ilhamını, aklını, kurgusunu, kelimelerini, mısralarını, musikisini cesaret'e hem kurban etmesi hem de etmemesi. Bu durumu şöyle bir örnekle izah edebiliriz sanıyorum. Güzel bir kadın nasıl tarif edilir? Tarif etmeye başladığınızda aslına onu yermeye başlamış olmaz mısınız? Onun burnunun şeklini anlatırsanız tüm güzelliğinin burada saklı olduğunu düşündürtürsünüz. Yahut ellerini iki yana açarak dans etmesini tarif ederseniz onu sadece o haldeyken kusursuz zanneder karşınızdaki. Halbuki “Öyle güzel ki” dediğinizde burnu onun tüm bedenini geride bırakıp ileriye çıkmaz, ya da vücudundaki ritim onu sakinken de kusursuz bulmanızı engellemez. Güzel'i hisseder muhatabınız. Hisseder diyorum, zira o sonsuz terkip salt akılla algılanamaz. kim dinliyorsa sırtımı kabzalara değiyor kulağı hiç duymadığı sesler duyuyor – yüzünden belli- yüzünden belli anlamadığı vınlayan ok, körpe kılıç ve kıpır kıpır bayrak koskocaman ellerle rüzgârı bastırarak kovuğundan çıkmaya çalışan nefesimi nefesimi inine döndüren mızrak Nefes Darlığı'ndan alıntıladığımız bu ilk iki dörtlüğü kişi okuduğunda, bu şiirin musikisi ne kadar güzel derse, bu güzele yazık etmez mi sizce? Halbuki burada musiki - ne kadar iyi olursa olsun- tek başına hareket edemeyecek kadar şiirin içinde. Kelimeler de itinayla seçilmiş olmalarına rağmen şiirin hissettirdiğinden ayrı düşünülemeyecek kadar şiirle bütünleşmiş. Bir de tavan arasında yağmurun sesini dinleyen şemsiyelerin anlatıldığı Can Havli isimli şiire bakalım isterseniz: ... hep yağıyor, yağmalıyor, yağma yok diyor hep hep sarıyor, sarmalıyor, sarma yok diyor hep hep yağıyor, tıpırtılar damın göğsünde asla açılmayacak kapıyı vurup duruyor hep hep yağıyor, yağmak mı; tavan aralarında sesin ahengiyle kudurup duruyor hep açılıp kapanan şemsiyeler soluk soluğa Sanki yağmur yağıyor ve siz duyuyorsunuz. Ama tıpırtı şeklinde değil, şemsiyelerin ruh halini izah edecek şekilde “hep hep” sesleriyle birlikte. Can Havli musiki açısından kusursuz olmasına rağmen karşınıza sadece musiki olarak dikilmiyor. Ruh halini, cesareti fısıldıyor. Ural'ın şiirinin bir özelliği de, şiirinin hangi şiirlerden - hangi şiirleri, hangi şairlere tercih ediyorum- beslendiğini anlayamamamız. Çünkü şiirlerinde kendine ait olan ses çok kuvvetli. Bu cümle bizi az önce izah etmeye çalıştığımız kusursuz terkibe geri götürecek gibi. Şöyle ki Ural'ın şiiri pek çok şiir gibi özel ama pek çok şiirin sahip olamadığı bir kendiliğe sahip. Kuşkusuz bu her şair için bir düzeye kadar geçerlidir. Ama iyi bir şiir okuyucusu altında Ural'ın imzası olmadan da onun şiirini diğer şiirlerin arasından çekip çıkarabilir gibi geliyor bana. Düzyazılarında da fark edilen bu tat şiirlerinde bence iyice ortaya çıkıyor. Ve yine bence bu onun terkipteki maharetinden kaynaklanıyor. Müsaadenizle bu terkibi Croce'un (1866- 1952) estetik yaratma sürecini izah ettiği dört basamakta kendimce incelemek istiyorum: 1- İzlenimler: Sanatçının dış dünyadan edindiği sürekli izlenimler. Bu basamakta Ural'ın ilgisini çeken şeylerin pek çok şairin ilgisini çeken şeylerden farklı olmadığını zannediyorum. İyi şiirler, haksızlıklar, ironi, genelin göremediği ayrıntılar, zarafet, acı vs. 2- İfade: Sanatçının ruh dünyasında elde ettiği izlenimlerin elenerek birbiriyle terkip edilerek yeni bir ruhi öze kavuşması. Burada Ural, biriktirdiklerini her şair gibi mayalıyor. Ama bu mayada gördüklerinin ilginçliğinden ziyade ona getirdiği yorum öne çıkıyor. Şairin gözünden içeriye giren görüntü çok güzel bir şekilde değil, ancak A. Ali Ural'ın değiştirebileceği güzellikte değişiyor. Güzel olanda kuvvetli bir parmak izi hissediliyor. 3- Haz alma: Sanatçının ruhunda meydana gelen ifadeye, yine sanatçının ruhunda meydana gelen bir duygunun haz duygusunun eşlik etmesi Ural da bu haz duygusu kanaatimce çok yoğun. Aldığı lezzet çok kuvvetli olduğu için kendi parmak iziyle şekillendirdiği ifade de heyecan unsuru sürekli hareket halinde. Kuduz Aşısı'ndaki tüm şiirler yüksek sesle okunmak istiyor gibi. Gözler vasıtasıyla zihnin idrak ettiği anlam- tatla birlikte, bu hareket şiiri kulakla duyma ihtiyacını da veriyor. Henüz kağıda dökülmeden oluşan bu haz sayesinde şiir kağıda dökülünce müthiş bir ritim kazanıyor. 4- Estetik Olgunun Fiziksel Fenomenlere Aktarılması: İfadenin sesler tonlar hareketler, çizgi ve renk karışımlarıyla biçim'e dönüştürülmesi. Evet üç unsurun birleşip doğumun gerçekleştiği an. ... Yemek yiyen garsonlara bak dünyanın dibinde hırsızlık yapar gibi lokmaları kaçırıyorlar günah işler gibi çiğniyorlar ekmeği gözleri hâlâ havaya uzanan elde bir parmak şıkırtısı kolluyor üzengileri Atları hazırlayın beyaz masalara doğru açları bekletmeye gelmez ısırırlar sönmüş kraterlerdir yanmaya hakları var Ayda sarı diş izleri Yemek Yiyen Garsonlar'dan alıntıladığımız bu mısralar zannediyorum az önceki yorumlarımızı izah ediyor. Lokantalarda alelacele yemek yiyen garsonlar bence sadece A. Ali Ural'ın şiirinde bir parmak şıkırtısı bekleyen atlılara benzeyebilir. Kuşkusuz hiçbir şair bir diğerinin söylediğini söylemez. Ama benim anlatmak istediğim bu değil, ben Ural'ın şiirlerinin diğer şairlerce – okurlarca değil- sadece güzel değil şaşırtıcı bulunduğuna da inanıyorum. ... tırnaklarını boya yüzümü yırmadan önce kalbini gerdir, yüzünde kırışıklık yok bırak tarih sarılsın yaralarına tarih, kolu kopuk heykelleriyle Cehennem Marka Palto isimli şiirden alıntıladığımız bu dörtlükte de görüldüğü gibi şair yaşadığı yüzyıla kulağını dayayıp, şiirini bu yüzyılın içindeki kelimelerle- kavramlarla şaşırtıcı bir tarzda kurguluyor. Bir estetik operasyonunu bu şekilde yorumlayarak şiire katmak gerçekten -kuvvetli hissin yanındaki- ince bir zeka gerektirir. Yine tarihin şiirdeki tanımı da aynı ince zekayı gözler önüne seriyor. Tarihin bizzat kendisini muhatap alarak, onu, kudretli, yalancı, zalim vs. şeklinde tanımlamak yerine, tarihi sanatın bir kolunda bulunuşuyla almış şair. Çerçeveyi daraltmış bu yüzden de daha net bir görüntü ve vurucu bir etki ortaya çıkmış. Ural her ne kadar soyut bir resim çizse de malzemelerini bildiğimiz tonlardan – kelimelerden- seçiyor. Denge demeliyiz belki. Belki de dengenin bir adım ötesinde bir şey. Kusursuz bir karışım. Akla ait olanla hisse ait olanın tek olması. Böylece şiir salt hissin vıcık vıcık sokaklarından ya da salt aklın rahatsız edecek kadar kaba yollarından arınmış oluyor. Mesela Diktatörler Ve Çocuklar şiirinde Ural bu birlikteliği şu mısralarla vermiş: ... dikkat! diktatörler avlanıyor ormanlarında avlanırlar elbet –kendi ormanları- Ne sızlanma, ne de durumu izah etmeye çalışan kaba tanımlar var şiirde. Yine Koşu Bandı isimli şiirdeki şu mısralarda aynı birleşmeyi resmediyor: ... sen! evet sen! yerine geç! ben mi? kaç tane sen varsa hemen! Bir insanın içindeki ben'lere ve modern dünyadaki bireylerin birbirlerinin kopyası oluşuna verilen kusursuz cevap. A. Ali Ural'ın şiirinin yapı taşlarından birisinin hissin ve aklın birleşmesi olduğunu rahatlıkla söyleyebiliriz. Yazıma Kuduz Aşısı'nın son şiiriyle son vermek istiyorum izninizle. Kitap boyunca farklı dozlarda zerk edilen cesaret incelendiğinde bir altın vuruş olarak nitelendirilebilir Gala isimli şiir. Ural'ın: “ Sonları kaldırıyorum her şey sürecek” mısrası aynı zamanda bu kitabın bir sonunun olmadığını, okuyucunun zihninde yapacağı sonsuz çağrışımlarla sürekli devam edeceğini, kendini doğuracağını, gelişeceğini, inceleceğini, uçacağını, yerin altında dolaşacağını yani sonsuz hâlle, sonsuza kadar devam edeceğini, daha net bir söyleyişle hep “yeni” kalacağını söylüyor. GALA Sonları kaldırıyorum her şey sürecek saçları metrelerce uzayan çocuklarla yüzyıllarca gidip gelecek salıncak kırmızı paltolarıyla yazlarda bile. Doktorlar şehrin göbeğini kesecek kör neşterleriyle eczacılar kulaklarını delecek kölelerin suflörlerin sesiyle oynatılacak dudak kurbanlar bankaların önlerinde suçlular arkasında kahkahaların. Melekleri rahat bırakmayacak gökte her şeyi bile adamlar, her şeyi söyleyen ve resimlerinden sıfatlar sarkan her akşam leblebi kavuracaklar camekânların önünde vestiyere emanet, parlak ve nadan Bir kapı açıldı mı gıcırtıyla açılacak; açıldı mı? bir sürgü çekildi mi sürgüyle çekilecek; çekildi mi? birisi güldü mü bütün dişleriyle gülecek; sağlam ve kırık dişleriyle. Sonları kaldırıyorum her şey sürecek mi yoksa geldi mi şiirin sonu selamlayın melekleri yerlere kadar kahrın galasıdır bu!

DİPNOTLAR

1.         A. Ali Ural'ın Hidrofobi isimli şiirinden bir bölüm.

Merdivenşiir, Sayı 13-14, Mayıs-Ağustos 2007        

  • aliural@hotmail.com

  • Alemdar Mh. Alayköşkü Cd. No:2-4 K:4 Cağaloğlu/ Fatih/ İSTANBUL

    0212 528 23 57

    0212 528 25 89