.

.

 

“Şiirimizin geleceği, dünyanın genel psikolojisine bağlıdır. Sağlam ve huzurlu bir dünyanın şiiri de mutlak değerlere ve ebedî biçimlere yaklaşır. Ama savaş kokuları geldikçe sanatı da bir sar'a nöbeti sarsar.”

                                                                                           Sezai Karakoç                                                                                                               

 

Ortam ve Şiir

Şair A. Ali Ural'ın şiiri üzerine düşünürken, bu şiire yaşanılan zaman ve mekân noktasından yaklaşmaksızın sıhhatli bir kanaate varamayacağımdan endişe ettim. Çünkü kimi şiire ortam (zaman ve mekân) fazlasıyla damgasını vurur; bu, genelde, zamana damgasını vurma yeteneğindeki şiirlerin bulanmaktan kaçamayacağı bir boyadır. Bulanmaktan kaçamaz; çünkü sorumluluk sahibidir; bulansa da büsbütün batmak istemez; çünkü sonsuzlukça kurcalanmaktadır. Ural'ın şiirlerinin, gelecekte günümüzün ruh haline dair işaretler arayanların çok şey bulacağı metinler olduğuna dair inancımı belirterek düşeceğiz o işaretlerin peşine. Ama, öncelikle, ortamın şiir ve şair üzerindeki etkisini anla(t)mada yakın edebiyat tarihimizin en yetkin belgelerinden birine değinme borcumu yerine getireceğim.

Sezai Karakoç, günün şiiri üzerinde bir değerlendirmede bulunduğu 1964 yılında kaleme aldığı bir yazıda1, Bugünkü Şiirimiz alt başlığıyla, şiirin dünyada cereyan eden ve insanların (toplumların) hayatını etkileyen gelişmelere koşut olarak nasıl bir hâlden başka bir hâle girdiğini, şairler ve temalarından örnekler vererek ortaya koymuştur. Buna göre: Birinci Dünya Savaşı'ndan uzaklaşılan ve İkinci Dünya Savaşı'nın yaklaşmadığı dönemde, dünyadaki şiire, sessizlik ve huzura koşut olarak, şiirimize mutlakçı perspektif hakimdir; mutlak değerlerin tebliği olan şiir, aşk ve ölüm gibi konularla ebediliğe ve mükemmelliğe ayarlıdır. Biçimde ise, vezin ve kafiyenin saltanatı yaşanmaktadır. Savaşa yaklaşan dünyanın değişen psikolojisi ile beraber bizim şiirimizde de mutlak değerler ikinci plana geçmiş ve insanın önemi artmış, bir çocukluk melankolisi ve duyarlığı içine düşen şairin konuları değişmiş, biçimde de deformasyon başlamıştır. Mutlakçı ekolün en önemli şairleri Necip Fazıl, Tanpınar iken, savaş öncesi ekolün kurucuları Dağlarca, Tarancı, Dranas, Sılay olmuştur. Bu ekolleri, sesi, biçimi ve tema da dahil her türlü geleneği reddeden Orhan Veli ve arkadaşlarının şiiri takip etmiştir. Karakoç'a göre, mutlak değerleri inkâr eden, var oluşa açlığın açısından bakan Garip ekolünün şiire bu katı realist yaklaşımının altında, insanoğlunu dünya tarihinde eşi benzeri görülmemiş bir allakbullak oluşa maruz bırakan II. Dünya Savaşı yatmaktadır. Savaş boyunca ve sonrasında da savaşın kalıntıları ortadan kalkıncaya kadar mutlak hükümranlığı devam eden Garip ekolünü ise, bir başka tepki ekolü olan İkinci Yeni takip etmiştir. Bu dönemde yazılan şiir ise, Karakoç'un ifadesiyle, bir nevi ‘nekahat dönemi' şiiridir. Savaşa şartlanmış insanın yeniden dünyaya alışmayı denediği; ekmek meselesinin dışında da meseleler bulunduğunu yavaş yavaş görmeye başladığı bir dönemin şiiri. Aynı zamanda bir tepki şiiri; çünkü sesi, biçimi ve eskiye ait her türlü şiir zenginliğini reddeden (bütün insanlığın tecrübe ettiği bir fetret döneminin Türk şiirindeki yansıması olan) Garip hükümranlığına karşı, şiirimizden sürülen kelimenin haysiyeti, imaj gibi onsuzolmaz zenginlikler tekrar geri getirilmeye çalışılmıştır bu şiirle. Fakat, her ne kadar, İkinci Yeni ekolünün kurucu şairleri tarafından ‘nekahat dönemi'nin tüm duyarlığı şiire aktarılsa da, bir tepki ekolü olması, bir arayış şiirinin çatısı olması sebebiyle birçok ifrat örneğine rastlamak mümkündür bu şiirde.

Dünyanın genel psikolojisinin şiirimizi dönemsel olarak nasıl etkilediğine ilişkin Sezai Karakoç'un değindiğimiz yaklaşımları son derece önemlidir. Doğrudan katılmadığı bir savaş dahi ülkemizin şairlerini (insanlarını-ortamını) bu derece etkilemiştir. Bu etki, şiirlerin hem biçimlerine hem konularına yansımıştır. Yine de, bütün dünyayı sar(s)an bir savaşın etkisine karşı ülkemiz (edebiyat) ortamını daha açık ve elverişli hâle getiren başka sebepler de vardı. Bu çerçevede, yeni kurulan Cumhuriyetin herhangi bir değişime karşı toplumların gösterdiği genel direnci ülkemiz ortamında kıran dönemsel etkisini anmak yerinde olacaktır. Özellikle de dil devrimi (alfabe değişikliği) gibi bir başka toplumun muhayyilesinin kaldıramayacağı bir devrime intibak noktasına gelmiş bir edebiyat ortamı, Yunus Emre'den günümüze kadar uzanan bir şiir zincirindeki keskin Garip ekolü kopukluğunun (savaşın etkisiyle birlikte) arkaplanını açıklamamızda bize yardımcı olacaktır (Yine, bu çerçevede, Karakoç'un Yunus Emre hakkında kaleme aldığı inceleme kitabında2, ortamın Yunus Emre'nin şiirindeki belirleyici işlevi ve bu şiirin, söz konusu ortama cevap verme işlevini yedeğine almış, çağları aşan niteliği çok çarpıcı bir biçimde ortaya konmuştur. Cahit Zarifoğlu “İşte Yunus Emre” isimli yazısında3, Yunus hakkındaki güdük ve değer düşürücü övgüler kalabalığında, Karakoç'un ortam arka planını vererek yaptığı tespitlerin ne denli önemli olduğunu ifade etmiştir).

Ortam ve Ödev

Şiirimizin geleceğini, dünyanın genel psikolojisine bağlayan Karakoç'un, sağlam ve huzurlu bir dünyanın şiirinin mutlak değerlere ve ebedi biçimlere yaklaşacağını ifade ettiği zamandan günümüze kadar geçen 43 yılda, sağlam ve huzurlu bir dünyadan çok uzağa düşülmüştür. Bütün dünyada son derece şiddetli savaşlar yaşanmış ve buna ilişkin haberler radyolardan muhayyilemize değil, görüntüler halinde ekranlardan sofralarımıza, kilimlerimize, hafızalarımıza boşanmıştır. Kan dökücü düzenin sahipleri, düzenlerinin bekası için, bu akışın ıstırabını duyacak ve tersine çevirecek insanların kalp, dimağ ve sonunda fıtratlarını dumura uğratmak için, silahların en geriye dönüşsüz öldürücüsünü, hazzın silahlarını yine görüntü bombardımanıyla, her bir sokağın ve evin üzerine boca ettiler. Ruhun mümbit dilini kovmaya yöneldiler sonra; bedenle yetinmişler cemaati için fazlaydı ve oldukça tehlikeliydi o. “Daha fazlasını iste”tme temrinleri için yeterdi birkaç yüzü, yüzbinlik desteden. Kendini ifade acizi kelimesiz, en sıradan durumlar için yüklenecekti yüzüne ve bedenine en abartılı jestlerle. Efektler tükendi. Dilinin ve bedeninin söyleyecek bir şeyi kalmadı bu cemaatin acıya ve kedere karşı; duymamak, buydu en iyisi. Hazzın bu korkunç ve durmak bilmeyen sağanağı sel oldu, insanların yekdiğerinin acısına atılacak köprülerini yıktı götürdü. İnsanlar duyularını kaybetmiş ve akılları devreden çıkarılmış gibi (Bir felçliden de öte; çünkü bir felçli engelleyemese de kendine yönelen tehdidi görür). Boyuna ölüler akıyor caddelerden; Şâfiî'nin “Kanaat kınından bir kılıç çektim/Keskin tarafıyla onlardan/Ümitlerimi kestim”4 dediği ölülerden. İnsan zihnini vahye ve bir mutlak öte dünya imkânına ve bunlardan kopan bağlarla iki dünya mutluluğuna, yani umuda ve emniyete kapayan çağ, onu cinnete, cinayete, katliamlara ve teröre (korkuya) açtı. Yok etme rekabeti rakipleri aştı, üzerinde yaşadığımız zemini tehdit etmeye vardı: Kıyamet.

İşte, dünyamızın ve yazımızın vardığı nokta bu. Ortamı budur günümüz şairinin. Okuyacağı budur. Ya farkındadır tehlikenin, yüzleşecektir onunla ve insanlara tehlikeyi işaret edecek -ki bu tek başına dahi önemli bir şeydir- ve gücü yeterse de, umudu ve hamleyi överek zemine akışı tersine çevirme tohumları ekecektir. Dilini çölleşmeye karşı koruyacak, insanlığı sonsuzluğa rapteden her müsemmânın isminin dolaşımda kalması için teyakkuzda olacaktır (Böyle bir ülküyle yola çıkan şairin, belki kendisinin yetişemeyeceği bu menzile okunu düşürebilmesi için kalıcılık tılsımını gözeterek yayını gerebilmesi gerekir). Ya da düzenin değirmenine su taşıyacaktır, bilerek ya da bilmeyerek. Zamanını okuyamamış ve akışın varacağı noktayı sezememiş bir şairin kalıcı olması mümkün değildir. Çünkü şair, oku için, ortamın (zaman ve mekân) sancılarıyla gerilmiş bir yaydan daha kavisini bulamaz. Hayatın gerçeğine (yay) dayanan şiirin (ok) sesinden, vınlama sesinden, mahrumdur böyle şiir.

Ortamın ve Ödevin Ural Şiiri'ndeki Görünümü: Genel Hatlarıyla Ural Şiiri

A. Ali Ural'ın şiirinden bahsetmeye başlamadan önce, ortamın değişen şartlarının şairi ve şiirini ne ölçüde etkilediğine; zamanının duyarlığını şiirinde duyurarak şairin kalıcılık adına bir şans yakalayabildiğine ve halihazırdaki ortamımızda şairin ödevine değindik. Bir ödevden bahsediyoruz; çünkü dünya hiç olmadığı kadar korkunun ve korkuncun işgali altındadır, şairin hazinesi (dili) işgal altındadır. İnsanlığın sonsuz hayatı tehdit altındadır ki bu, bütün bu korkunç manzaranın sebebidir. İşte bu manzarayı resmeden ve haber verme ödevindeki şiirlerini Kuduz Aşısı isimli kitabında toplayan Ural, bu isimde bir şiiri olmadığı halde neden kitabına bu ismi verdiği kendisine sorulduğunda, çok önemli bir cevap veriyor (bir bakıma bu cevap böyle geniş bir girizgâhın sebebidir diyebiliriz):

“Kuduz Aşısı, her biri diğerinden bağımsız şiirlerden oluşmasına rağmen, kuduzun belirtilerini imgelem âlemine farklı renklerle taşıyor. Zira modern hayatın göstergeleri kuduzu işaret edip duruyor hep; huzursuzluk, hırçınlık, tedirginlik ilk belirtileridir kuduzun. Ruhsal çöküntü ve felç daha sonraki belirtileri... Duyu bozuklukları, nefes darlığı, çırpınma nöbetleri ve nihayet su korkusu yani hidrofobi! Yüce Allah, ‘Biz her şeyi sudan yarattık!' derken, insanın sudan korkması ne müthiş! İşte bu paradokstan doğuyor ‘Kuduz Aşısı'”. Bu ifadeler, modern hayatın göstergelerinde yaklaşan kıyameti okuduğunu gösteriyor şairin. ‘Mutlak'la, insanın eşya ile olan ilişkisindeki yegane denge unsuru olan sonsuzluk bilgisiyle, bağları koptukça insanlığın, gelinmesi kaçınılmaz olan noktayı işaret ediyor. Bencilleşen, yalnızlaşan, yabancılaşan, hazperestleşen, topluma karşı hiçbir sorumluluk hissi duymayan, vandallaşan ve bunlar bulaşıcı birer hastalık gibi toplumun fertleri arasında yaygınlaştıkça, huzursuzluğu, hırçınlığı, tedirginliği artan insan ruhunun kapısı gitgide ruhsal çöküntüye ve patolojiye aralanıyor ve gelip fıtrî olandan dehşete düşme noktasına, yani Kuduz Aşısı'nın kendisinden kaynaklandığı paradoksa dayanıyor: (hidrofobi).

Şunu belirtmek gerekir ki; kuduzun belirtilerinin şiirlerin imgelem dünyasına farklı renklerle taşınmış olması, bu belirtilere ilişkin hislerin tat bakımından şiirlere taşındığı anlamına gelmiyor. Ortamdır kuduz taşıyıcısı, şiirler değil; şiirler aşı. Yani bir nefret risalesinden bahsetmiyoruz; itlafın değil aşının öncelendiği; umudunu yitirmemiş şiirlerdir sözümüzün konusu. Şiirlerin geneline eşlik eden bir histen bahsedeceksek, bunun ‘dehşet' olmadığını, ‘hayret' olduğunu söyleyebiliriz. Bu şiirlerin kaygısı, mutlak güneşi duyan şairin bundan duyduğu hayreti duyurma kaygısıdır.

Şaire göre; içinde yaşanılan zaman ve mekân kişinin her türlü eyleyişine gölgesini düşürür. Bu öylesine büyük ve neredeyse kesintisiz bir buluttur ki, saf hakikat olan güneş ile kişi (ve toplum) arasına yerleşir ve ne kişi ne toplum kurtulabilir o bulutun kuşatmasından, ömürleri boyunca seyahat etseler de o büyük gölgenin içinden çıkamazlar. Mekân içinde yatay bir hareket hiçbir fayda sağlamaz saf hakikate ulaşma yolunda. Zaman ve mekân katmanlarını yırtan dikey bir hareket gerekir bunun için. Yatay düzlemde tecrübe ettiklerinin hep benzeri ile karşılaşacağını bilenler; bulutun nadiren seyrelen katmanları arasından bütün haşmetiyle haşyet salarak güzelliğini gösteren saf hakikati kesintisiz tatmak isteyenler ulaşabilir ancak ona. O saf hakikat ki bulutların arasından ışınlarını gösterdiğinde, çoğu kimse mekanâ, gölgenin (alışkanlıkların) kollarına atar kendisini, karşılaşmasını olabildiğince kısa tutar.

“ıslak kanatlarını açarak güneşi bekleyen kara kuşa bak

kırılmış dalgalara karşı dalgakıranda tüneyen sarhoşa bak

kömürden kollarını uzatıp çekiyor bulutun yakasından

tam yırtarken gömleğini bir örümcek iniyor da arkasından

yükleyip sırtına güneşin küllerini uçuruyor

bir örümcek

tüylerinin içinde bir rozet kadar sıcak”

Kuduz Aşısı'nın vınlayan ok bölümündeki Karabatak isimli bu şiirde, Ural, saf hakikat olan güneşle bağını seyrelten veya kopartan modern ortamda, ülküsündeki ortam adına o bağı kurmaya yönelen ve bunun bedelini ödemeye hazır olan insana (şaire) işaret etmektedir. Bu mısralarda son derece çarpıcı bir soyutlama söz konusudur. Şair burada her şeyden önce bir okuyucudur: Yaradılışın tılsımını okumakta ve okuduklarını şiir tezgâhında bambaşka bir dile raptetmeye çalışmaktadır. Kullandığı nesneleri doğadan ve oradaki yaşantısından koparıp kimyasını değiştirmek suretiyle onlara kendi şiir evreninde yepyeni bir hayat bahşeden şair, nesnenin şiir içindeki hareketlerinin (genel olarak şiir içindeki tecrübesinin) hem doğadaki eski yaşantısında hem de şiirin evrenindeki yeni hayatında eşyanın tabiatına uygun düşmesini gözeterek, realite ile şiiri arasında sağlam bir bağ kurmuştur. Karabatak artık eski karabatak değildir; onun yepyeni bir hayatı vardır. Kendi ‘ben'ini bu yeni hayatın arkasına gizleyen şair, şiirin evrenindeki bu iki hayatın arasında (berzahında) mutlak bir geçişlilik sağlayarak her birini yekdiğerinin denizine batırmış, göğünde uçurmuştur. Fakat şiirin evreninde kimyası değişen tek nesne karabatak değildir; bu neredeyse şiirdeki her nesnenin uğratıldığı bir kaderdir.

Karabatak denize dalmış çıkmış ve üşümektedir. Burada deniz dünyadır ve şair dünya ile kurulan ilişkinin neticesinde üşümüş, ıslak kanatlarını açarak güneşi beklemektedir. Kırılmış dalgalara karşı dalgakıranda tünemiş, denizle (dünyayla) kurulan ilişkiden bîtap düşmüş bir şarhoş gibidir şair. Dalgalar zamanın ve mekânın biteviye hücum eden sıkıntılarıdır veya dünyanın onu boğmak üzere davet eden hazlarıdır ve şairin şiir sığınağı (dalgakıran) olmasa, onun kıyılarına (‘ben'ine-öz varlığına) hücumla tahrip edecek ve ondan parçalar koparacaktır. Bu saldırılar (dalgalar), şairin sığınağına (dalgakırana) çarpıp kırılmaktadır. Bu dalgakıran sadece şairin sığınağı değildir, aynı zamanda şairin kendisine karşı sorumlu olduğu toplumun koruyucusu ve sığınağıdır da. Dalgakıranda tüneyen karabatak (şair) dinelerek şarhoşluğunu üzerinden atmaya çalışmakta ve kömürden kollarını (şair, şiirin bahsettiğimiz geçişlilik yeteneğini kullanarak kendi kollarını karabatağın hizmetine sunmaktadır) uzatıp bulutun yakasından çekmektedir. Böylece tüm denizi kaplayan, gölgesinden çıkılamayan ve mutlak hakikat olan sonsuzluk bilgisiyle (güneşle) irtibatı kesen bulut gömleğini çekiştirerek üşümüşlüğünü gidermeye, dünyanın çokça hissettirdiği sonsuzluk hasretini dindirmeye hem kendi hem toplumu adına çalışmaktadır. Bulutun gömleğini tam yırtarken, buluttan bir örümcek (göklü bir elçi) sarkıyor karabatağın arkasına (bu aynı zamanda incecik güneş ışınlarının karabatağa temas etme biçimidir) ve getirdiği yakıcı emaneti yükleyerek karabatağın sırtına, onu acıyla uçuruyor (davet ediyor) bulutların öte tarafına, güneşle en azından bir perde seyrelterek görüşülen tarafa. Bu örümcek (bu sımsıcak rozet) şaire vurulan bir sonsuzluk damgasıdır.

“bu homurtuyu ancak dik duran bir avcı çıkarabilir

bu belâlı harcı kancalı bir gaga karabilir

şamandıralar kopmuş kim açılabilir

kapanan gökten zinciri bırak”

Bir avcıdır karabatak, bir soyutlayıcıdır. Her türlü görüntü ve sesi avlayıp sindirerek onu kendi fiziki gerçekliğinden bir üst kademeye terfi ettirmektedir. Deniz yılanlarından sağmaktadır sonsuzluk sütünü. Her ne ise avlanan, artık avcının usaresine (şiire) dönüşmüştür yani. Üzerinde dimdik durduğu mendireğin harcı ise, işte o usare (şiir)dir ve şair (karabatak) onu kendi gagasıyla karmıştır. Kendi sığınağını (ve toplumu da tehlikelerden koruyacak olanı) kendi inşa etmiştir. Şairin denize (dünyaya) doğru sivrilmiş bir kürsüsüdür bu dalgakıran. Oradan haykırmaktadır, kıyametin yaklaşmakta, göklerin kapanmakta olduğunu. Ve insanlara yol gösteren, bir tehlikeyi veya geçiş yolunu haber veren şamandıraların (vahiy ve tekvini işaretler) yerinden uğratıldığını; bu durumda mekân içindeki yatay hareketin kişiyi bir kaybolmadan başka bir yere çıkarmayacağını insanlara hatırlatandır şair; âdeta dalgakıranın üzerinde göğe uzanan ve uçmayı işaret eden kapkara bir ok gibidir o: Kapanan göğün altında umudu muştulayan ve yükselirken vınlayan bir ok.

“aklın sınırında vurulan nöbetçinin soluğu kesilmez derinde

bin yıl sonra verilen nefesin keskin dişlerinde

çırpınan balıkların gözleri hâlâ parlıyor

daldığı yer ölüm çıktığı yer aşk”

Karabatak şiirinin evreninde merkezi an olan bir sonsuz zaman hüküm sürüyor. Şair bu mutlak zamanı tazammun eden mutlak değerlerin bekçisidir. O vurulup denize düşse de derinlerde nefesi kesilmez. Böylesi bir geçişli evrende bin yıl önce yaşayıp vurulup denize batmış bir karabatağın (şairin) avladığı (soyutladığı, hakikatinin katmanlarını deşifre ettiği) balığın (kendisi vesilesiyle hikmete varılan tekvini işaretin) bin yıl sonra verilen nefesin keskin dişlerinde çırpınması, yani hâlâ capcanlı olması şaşırtıcı değildir. Çünkü o sonsuzluğun rozetini etinde bir damga gibi taşımaktadır. Çünkü daldığı yer ölümdür onun, çıktığı yer aşktır. Dünyaya batmanın öğrettiğidir ölüm; dünyadan sıyrılıp öteye kanatlanmanın ölümsüz dilidir aşk.

Bu şiir bütünüyle ortamı ve bu ortamda sahih ve kalıcı olanı arayan şairin (insanın) ödevini belirginleştiriyor. Kendisine tanınan imkânı görmeyerek, başkasını küçültmeksizin büyüyebileceğini, beslenebileceğini (asıl yolun bu olduğunu) anlayamayan insanların arasında yılgınlığa düşmeden söylenmesi gerekeni dillendiriyor bu şiir; eli boş dönen balıkçıların lânetiyle kararmamaktan bahsediyor; kendi kürsüsünde dinelip zamanın iltimas geçmeyen mümeyyiz eleğine güveniyor.

“...

odakları kanayan iç içe oniki halka

sirkte kızın belinde değmeden birbirine

birbirine değmeden vuruyor onikiyi

vaktin surlarında gezen o iki ibre”

Keskin nişancı isimli bu şiirde, sirkte belinde oniki halkayı birden çeviren kız imgesi gibi, işlenen her nesne, durum ve fiil, şiirin yeni evreninde bu dış gerçekliğinden soyutlanmış, eski boyutlarını andıran fakat apayrı bir yapıya kavuşmuştur. Ural, odağa, ortam tarafından (halka eğretilemesinden hareketle) kuşatma altına alınan fakat bunun farkında olmayan (çünkü dış ortam için sirk seçilmiştir) insanı koymuş; bu ortam (halkalar) devamlı tazelenen hücumlarıyla ve birbirinden apayrı (birbirine değmeden) teklifleriyle onikiyi (hedefi-odağı) vurmaktadır (bu şiiri okurken ismini hep aklınızda tutmanızı tavsiye ederim). Birbirine değmeden hedefi boyuna vuran ve yaralayan “vaktin surlarında gezen o iki ibre”dir; akrep ve yelkovandır. Biri (akrep) kendisini duyurmadan, usul usul varoluş meseleleriyle kemirmektedir odağı; diğeri (yelkovan) günlük hayatın sıkıntılarıyla daha sık hamlelerle parçalar koparmaktadır odaktan.

“bir kapı olsa artık bütün yeryüzü

açılırken kapanan, kapanırken aralık

tetikle parmak arasındaki mesafe”

Ural, yine burada da, mükemmel soyutlamalarla, nesnelerin bildik işlevlerine istinaden gösterdikleri tüm direnci kırarak kendi hayatlarından koparmış ve onları son derece çarpıcı bir şiir evreninin şeriatına boyun eğdirmiştir. Bir halife (şair) olarak, kendine musahhar kılınan nesnelerin (kelimeler) sahibinden yer yer tam yetki almış, onları zihninde hamur gibi yoğurup yepyeni, birbiriyle sıkı bağlantılar içinde organik bir biçime kavuşturmuştur. Böyleyken nesnelerin (kelimeler) kendilerine has kokuyu duyurmalarına da izin vermiştir şair. Kabrin öte âlemin ‘kapı'sı olduğuna dair geleneksel eğretilemeden hareketle, tüm yeryüzü bir kapı olarak işlenmiştir. Tetikle parmak arasındaki mesafe açılırken (ölüm düşüncesi sevimsizleştirilip, bu gerçeklikle hayat arasına konan mesafe açılırken), yeryüzü öte âlemin sırlarına açılan bir kapı olarak kapanmaktadır; yani yeryüzü böyle bir tutuma karşı ketumdur sırlarını vermede. Tetikle parmak arasında mesafe kapanırken (ölüm, öte düşüncesi ile hayat arasındaki mesafe kapanırken) yeryüzünün öte âlemin sırlarına açılan kapısı aralanmaktadır; yeryüzü, kendini, insana ‘oku'nacak bir kitap olarak sunmaktadır. Bu dizelere (yine aynı gerçekliğe işaret eden) şöyle apayrı bir okumayla da yaklaşılabilir: Yeryüzü, nesnelerinin yüzeysel boyutlarıyla verdiği hazlarla insana açıldıkça, derin boyularıyla insana kapanmakta; ya da tersi, insana yüzeysel boyutlarıyla kapandıkça veya insan istiğnayı tercih ettikçe derin boyutlarıyla insana açılmakta. Keskin Nişancı şiiri söz konusu organik yapısıyla alternatif okumalara açık bir şiir.

“Kalbini gerdir, buruşuk kalbini

Kalbinin sesini harflere yasla

Her fırtına öncesi okuduğun kitapla

Yeniden buluşmanın o fırtınası

Alıp seni götürsün kaldığın yere

Kaldığın yeri ürpererek aç

Bir kurdele koyduğun arasına beklerken

Bir kurdele ayıran hayat ile ölümü

Bir kılabilir el bastığın kitap.”

Hayat, ölüm ve ötesi, aşk gibi mutlak değerlere ilişkin her şey Ural'ın şiirlerinin değişmeyen temaları. Yukarıda alıntıladığımız Cehennem Marka Palto şiirinde de, sonsuzluk bilgisine yakın, bu bilgiye kalben bağlanmış, fakat ortamın cazibesi (peşin haz) ve sonsuzluk (müstakbel taltif) arasında gelgit yaşayan insana (belki şaire) gönderme yapılmaktadır. Vahyin tazeleyen, ürperten ve kalbi kesretin yok olduğu bir tenhanın fırtınasında dirilten evrenine bir davet var burada. Kitabı kurdelenin koyulduğu yerden açmaya, insanı duraksadığı yerden başlamaya çağıran bir davet. Öyle ki bu kurdele ‘hayat' (vücûd) ile ‘ölüm'ü (adem) ayırmaktadır. Öyle bir kitaptır ki kendisine çağrılan; varlık ve yokluk onda kaynayıp ‘bir' olmaktadır âdeta: Ölmeden önce ölümle kazanılan hayat (vücûd); işte ölümle hayatın ‘bir' kılındığı nokta. Ya da peşin hazzı hayat vehmetmekle uğranılan ölüm (adem); işte aynı kitapta ‘hayat'la ‘ölüm'ün bir kılındığı bir diğer nokta.

“Seri ilanlarda çıkacak değil ya, hayattaydı, açıldı hayatla arası

Ne yani ölüsü kaybolsun mu, yaşayan son ütücüler arasında

Tam sayfayı dokuz sütun bir boru gibi kıvırıp arasından

Üfleyelim, kırışık sesimiz açılsın sargılarla

Üfleyelim beyaz patiskayı köpüğü taşmasın

Korkutmaya gelmez ölüyü dirilir sonra.

Üfleyelim sesimiz soğusun kuyusunda zincirli

Uykusunda zincirli, uyandığında şaşkın

...

şirketimizin kurucusu ve onursal başkanı

sanayici ve tüccar işadamı

köpeklere taş çıkartacak kadar yardımsever

yeri doldurulamayacak kadar gürbüz

mümtaz insan, değerli büyüğümüz;

falanın oğlu filan, falan ve feşmekanın ağabeyleri

abcd ve e'nin dayıları

...

uüvy ve z'nin değerli babaları

ve çengelli ç'nin hayat arkadaşı

rahmetli ne kadar da severdi Mozart'ı

ne kadar da

daat da da daat

da da da da daat

patron öldü ey okur ayağa kalk

avluda buluşacak bütün alfabe

a'dan z'ye güneş gözlükleriyle

zincirlikuyunun karanlığını

bir ebe gibi doğurtacak”

İşte ölümün apayrı bir işleyiş için tezgâhına yatırıldığı şiir: İlan. Ölüm aslında tüm insanları eşitliyor. Fakat ölümün hakikatinden bîhaber ölü yakınları (ve ölü yakınından fazla yakınanlar) farkında mı bakalım bunun! Ural'ın şiirine bakılırsa, ölenin başına ne geldiğinden hiç haberleri yok yakınlarının. Soyutlamanın tüm hünerleri bu şiir için de geçerli. Bu şiirin elinde modern edebiyatın en muzır kamçısı var: İroni. Burada çağrışımların şaşırtıcı örgüsüyle de karşılaşıyoruz. Derin göndermeler ise, Ural'ın vazgeçilmezi. Cenaze ‘Zincirlikuyu' mezarlığına defnedilecektir. Buradan göndermeyle, ‘Kuyusunda zincirli' ile kastedilense bambaşka bir şey, nefsin arzularının esiri olma durumudur; ‘uykusunda zincirli' ise, ölünün gafletine gönderme yapar. ‘Uyandığında şaşkın' ölümden ötesini ummayanın dirilişine işaret eder. Zincirlikuyu'nun karanlığı, ölümle bağlantıyı koparmanın karanlığıdır. “Her nefs ölümü tadacaktır” ayetini mezarlığın kapısındaki levhada okuyunca dehşete düşmenin karanlığıdır. Bu şiir, politik bir şiir olduğu mülâhazasıyla başka türlü bir okumaya tâbi tutulabilir; fakat, şairin derdinin bir zümreye gönderme yapmak; onların içine düştüğü bönlüğü bir vesika haline getirmek olduğunu düşünmüyorum. Ural'ın derdi bu karanlığın bizatihi kendisidir; ironi kırbacını bir zümrenin değil bu karanlığın üzerinde şaklatmaktadır. Çünkü Hemzemin Geçitte Tuhaf Bir Şarkı şiirinde:

“şarkı söylemek için ne müthiş yer

takıldığın yerde devreye giriyor kâinat

sonuna kadar ezberlemeye muhtaç

bırakmıyor ...

...

buyrun hep beraber söyleyelim, haydi hep beraber

iman tazeler gibi hem tazeler gibi nikâh

kardan dudakları birbirine katarak

yuvarlayalım kış gelmesin diye bir daha

hemzemin geçide o şarkıyı kocaman”

diye seleniyor şair Ural. Bu, evrenin gülümseyen mutlak yüzünü, gerçek yüzünü herkese hatırlatmaya; sonsuzlukla kurulması gereken bağı kurup yokluk vehmiyle küsülen evrenle barışmaya; ortamın tasallutundan sıyrılıp silkinerek, onun üzerimizde bıraktığı hastalık tortusundan kurtulmaya; ruhun ölümsüzlüğünün müjdesini (şarkısını) haykırmak için en müsait yerde, yolların kesiştiği bir hemzemin geçitte buluşmaya; “buyrun hep beraber söyleyelim” diyerek sonsuzluğu, orada hep birlikte türkülemeye bir davettir. Çünkü takıldığımız yerde devreye girer kainat; mükemmel olmak zorunda değilizdir orada.

Ural'ın şiiri temiz kalmayı, ortamın düşüklüklerinden uzak kalmayı ilke edinen bir şiir. Böyle bir ortamda ortaya konması zor bir sıhhate ve dengeye sahip bu şiirler. Mutlak değerleri ve ebedîliği işlemenin zor zamanında sergilenen bir kuyumculuk. Bir kuyumculuk, çünkü hiçbir fazlalığa, kalabalığa tahammülü yok bu şiirlerin. Zarifoğlu'nun ifadesiyle “şiirin dışındakileri dışında, içindekileri içinde tutma”5 bilinci çok bariz. Öyle ki bu haliyle, temalarıyla da tenasüp sergileyerek, serbest vezinde sesin en tavizsiz bir dikkatle önemsendiği bir örnek Ural'ın şiiri. Elbette klâsik bir şiirden bahsetmiyoruz; bu, ne mümkün ne gerekli. Üstelik ortama ve şaire ait bilinçaltlarının olanca ağırlıklarıyla şiire eşlik ettiği metinler Ural'ın şiirleri. Bu zamana ait vesikalar bunlar. Fakat, duruluk içinde sonsuzluğun dillendirildiği zamanı gözleyen bir şair A. Ali Ural. Ve şiiri, bunun habercisi, öncü bir şiir.

DİPNOTLAR

1. Sezai Karakoç, Dişimizin Zarı, “Sanat Görüşü, Şiirimiz-Akımlar, Toplum ve Şair Hakkında”, Diriliş Yay., 2. baskı, İstanbul 1997, s. 37 vd.

2. Sezai Karakoç, Yunus Emre, 8. baskı, Diriliş Yay., İstanbul 1999.

3. Cahit Zarifoğlu, Zengin Hayaller Peşinde, “İşte Yunus Emre”, Beyan Yay., 1. baskı, İstanbul 1999, s. 75 vd.

4. İmam Şâfiî, Divan, Çev: A. Ali Ural, Şûle Yay., Kasım 2002, s. 151.

5. Cahit Zarifoğlu, a.g.e., “Edebiyat'tan Bir Şair”, Beyan Yay., 1. baskı, İstanbul 1999, s. 137 vd.

Merdivenşiir, Sayı 13-14, Mayıs-Ağustos 2007       

                         

  • aliural@hotmail.com

  • Alemdar Mh. Alayköşkü Cd. No:2-4 K:4 Cağaloğlu/ Fatih/ İSTANBUL

    0212 528 23 57

    0212 528 25 89