.

.

 

Çok aceleniz var. Bilet almaya zaman bulamadınız. Atladınız trenin bir vagonuna. Zaten kısa bir yolculuk yapacaksınız. İçeride biletin bedelini fazlasıyla ödemeye de razısınız. Ancak o kadar kolay sıyrılamayacaksınız bu izinsiz binişten. Kondüktör yanınıza yaklaşacak. Siz hemen cüzdanınıza sarılıp “Cezam ne kadar?” diyeceksiniz. Kondüktör yolculara dönerek ve “Duydunuz mu bileti yokmuş” diyecek. Trenin içinde korkunç bir kahkaha kavrulacak. Tren son hızla giderken, kondüktör kapıyı açacak ve bütün yolcular “Atla! Atla!” diye tempo tutacaklar. Trene biletsiz binmenin bedelinin bu olduğunu düşüneceksiniz o an. Ne var ki kondüktör size bunun aksini söyleyecek: “Biletsiz olduğun için değil, geciktiğin için.” Atlayacaksınız çaresiz. Fakat ölümden daha büyük bir korkunuz var: “Siz bu durakta inmeyecektiniz…”

Ali Ural'ın ilk hikâye kitabı, Yangın Merdiveni(*). Yukarıda verilen ve kitapta yer alan “Biletsiz Yolcu” adlı hikâyenin özetinden muradım, yazarın kitabının hemen başına koyduğu cümle: “Basamakları inerken, bütün sonlara hazır olun!” Bu uyarı, okuru hikâyelere hazırlayan bir cümleden ziyade, kitapta yer alan metinlerin genel karakterini de yansıtıyor. Tıpkı kitaba ad olan “yangın merdiveni” tamlaması gibi. Çünkü bu tamlama, kitapta yer alan herhangi bir hikâyenin adı değil; kitapta yer alan metinlere biçilmiş niteleme. Hayattan kaçışları (ya da asıl kaçmaya çalışırken maruz kalınan yakalanmaları) sağlayan bir yangın merdiveni. Dolayısıyla kitap yirmi beş hikâyesiyle belli bir çizginin / anlayışın izini sürüyor. Onu farklı kılan bu çizginin ne olduğu üzerine düşünmek gerekli.

Yeni Anlayışlar

Özellikle son yıllarda, edebî türlerin hemen hepsinde, gerek dil gerekse her türün kendi imkânları içinde –çoğu zaman da o sınırları ihlal ederek- yeni anlayışlar başladı. Hatta bu arayışlar, kendine yeni kapılar ararken geleneği “yeniden” üretme”yi de göz ardı etmedi. Bu dirsek teması, türlerin alışılagelen özelliklerinin yırtılarak, bazı “melez türler”in ortaya çıkmasına da neden oldu. Klasiğin bu değişiminin, dönüşümünün hatta başkalaşımının altında yatan en önemli neden ise; ‘yazar'ın artık modern dünyada yaşıyor olmasıydı. Teknolojinin ve metinlerarasılığın insan zihnine ve hayatına getirdiği bu değişim, türler arasındaki geçişleri kolaylaştırırken, farklı disiplinlerin de birbirine olan etkisini çoğalttı. Bir yandan roman denemeye kayarken, bir yandan şiir yepyeni biçimlere büründü. Sinemanın, resmin, müziğin edebiyata yansımaları ise bu işin bambaşka bir boyutu.

Teknolojiyle birlikte hayatımıza giren yeni ve bunca kavramın/nesnenin edebiyatı yapılmayacak mıydı? Evlerimize giderken, konuşurken kullandığımız, tükettiğimiz “kontür”ler; büyük marketlerde okuttuğumuz “barkod”lar, çocuklarımıza sorumluluk duygusu verdiğine inandığımız “sanal bebek”ler, birisinin yerine ölen “dublör”lerin hikâyesi, şiiri, romanı yazılmayacak mıydı? Elbette bir gün birileri bu kavramların da hikâyesini yazacaktı. Fakat bunun, özel bir dil ve başka bir atmosfer oluşturarak yapılması gerektiğinde de sanırım herkes hemfikir.

Yirminci Kat

İşte yukarıda saydığım bir dünyanın ve daralan zamanların hikâyesin yazıyor Ali Ural; hem de bambaşka bir dil kurarak. Söylenenlerin havada kalması ve yazarın üslubunu göstermesi açısından Yangın Merdiveni'nde yer alan “Yirminci Kat” adlı hikâyeden bir bölüm: “Dokuzuncu katın merdivenleri bitti. Onuncu kata geldiğinde nefes nefese kalmıştı. Üç katın merdivenlerini ikişer ikişer çıkmıştı. Yirminci kat dağların arkasındaydı. Eski bir gemicinin dürbünündeydi yirminci kat. Yirminci kat çuvalındaydı bir hırsızın.” (s.71)

Yirminci kata çıkan bir adamı anlatıyor hikâye. Elbette her katın kendi içine gizlenmiş karşılıkları var: Satır altlarında okunan bambaşka dünyalar. Bu anlamda “yüzünden” okuduğunuz hikâye, size sadece o ilk okumada görebildiğinizi veriyor. Öyle ki kendini var eden dil ile farklı bir ilişki kuran hikâye kahramanı, sonunda “benzetildiği şeye dönüşüyor.” Bu durum yine aynı hikâyenin devamında şöyle tasarlanıyor: “Onaltıncı kata uçarak gitmeliydi. Hemen bir göçmen kuş sürüsünün içine katılarak, coşkuyla kanat çırpmaya başladı. Sıcak ülke dağların arkasındaydı. Eski bir gemicinin dürbününde, bir hırsızın çuvalındaydı. O kadar çok kanat çırptı ki sürü başı oldu. Kuşlardan bazıları yorgunluktan düşüp ölüyordu. O kadar çok kanat çırptı ki, kanatları uyuştu. Yorgunluk hissetmiyordu. Çılgın gibi vuruyordu kanatlarını havaya. O kadar kanat çırptı ki, ondokuzuncu kata çıktığını fark etmedi.” (s. 73)

Eleştirmen Semih Gümüş, birkaç yıl önce “Genç öykücülerin ağzını bıçak açmıyor” diyordu (Adam Öykü, Sayı: 18, Eylül-Ekim 1998) . Hikâye adına yapılmış bu çağrıyı ben, “Siz kahramanlarınızı –kendiniz bile olsanız- azıcık da davranışlarına ve konuşmalarına bırakın ki, okur olarak bizler, o zenginlikten de bazı şeyler çıkaralım, yani aradan anlatıcı olarak biraz çekilin” şeklinde anlıyorum. İşte konuşmanın ve diyalogların iyiden iyiye hikâyeden çekildiği, -daha çok otobiyografik- iç bunalımların birer dökümü olan “genç hikâye”, ne yazık ki, birkaç isim hariç tutulursa, kendine başka imkânlar bulamadı. Bu bağlamda Yangın Merdiveni'nde yer alan hikâyelerde diyaloglar, hikâyenin bir unsuru olmaktan da öteye geçip hikâyeyi de kuran/yürüten bir özellik kazanıyor, işte “Kontör”den bir diyalog: “Gişedeki memur soruyor: ‘Ne kadar yükleyelim?' Gişedeki memur, soruyor: ‘Kaç kontörlük olsun?' ‘Bitiyor,' diyor. ‘Bitiyor. Kaç kontörlük olursa olsun bitiyor.' Gişedeki memurun yüzü ışıldıyor: ‘Bitmesin ister misin?' ‘Alay mı ediyorsun?' ‘Hayır, sadece hata yaptığında kontörleri eksilen bir akbilin olsun ister misin?..” (s. 104)

İşte yukarıda da izlendiği gibi, o konuşmadan itibaren hikâyenin nasıl ve nereye gideceğine dair bir merak okurun kafasında oluşuyor. Zaten Yangın Merdiveni'ndeki hikâyelerin hemen hepsi oldukça sürükleyici; ancak sonlar hiç de umulduğu gibi değil, Yazar söylemişti ya, ta başta: “Destursuz bağa girmeyin.” Çünkü hepimiz artık ‘kontrolden çıkmış bir dünya'dayız.

Kitaptaki hikâyelerin zekice kurulmuş, diline özenle çalışılmış olması bir yana, hikâyelerin kendi dünyasıyla sınırlı olmadığını da özellikle vurgulamak gerekir. Örneğin “Protokol” adlı hikâye, halkla “devletlü”lerin arasında çekilmiş perdeleri çok trajik bir şekilde ifade ediyor: Hikâyenin sonunda ölüme giderken bile arada kadife bir perdenin olması da bu traji-komiği zihinlere iyice yerleştiriyor.

Fantastik Öğeler

Hikâyelerdeki adlandırmalarda birer kişi ismi yerine, birer sıfat seçiliyor, Yangın Merdiveni'nde. Daha ziyade hayatın içindeki görünümlerimiz, belki de maskelerimiz, ele alınan. Böyle kişiler dünyası kurulan bir hikâye dünyasında, olayların üstüne oturduğu zaman ve mekân gibi kavramlar da olabildiğine açılımlı, bir o kadar da belirsiz. Belki de bir alışveriş süresi ya da bir uçak düşüşü kadar. Çoğu zaman da; mekân, insan ve eşya arasındaki metafiziğe de sokuluyor bu hikâyeler. Bu anlamda fantastik öğeler de giriyor olayların içine. Fakat bu hikâyelere “fantastik” nitelemesi biraz bol gelecek, çünkü hayatın içindeki metafizik sunulmak istenen.

Yangın Merdiveni'ni okuyup kapağını kapattığınız da bir kaçışın asla mümkün olmadığını anlayacak, belki de artta kalan yanacak şeyin ne kadar çok olduğunu fark edeceksiniz. Buna cesaretiniz varsa, bir yangın çıkmadan da çıkın bu merdivene! Ama oradan da bir yangından kaçamayacağınızı da bilerek yapın bunu. Son tahlilde, modern bir çağın anlatılarına iyi bir örnek, Yangın Merdiveni.

(*) Yangın Merdiveni / Kaçış Hikâyeleri / Ali Ural / Merdiven Kitapları / 2000

Cumhuriyet Kitap, Sayı 606, 2000

  • aliural@hotmail.com

  • Alemdar Mh. Alayköşkü Cd. No:2-4 K:4 Cağaloğlu/ Fatih/ İSTANBUL

    0212 528 23 57

    0212 528 25 89